LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN

LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN
LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN

30 Ekim 2016 Pazar

ıı dünya savaşı

2. dünya savaşı 1939:1945

merhaba değerli okurlarımız.
bu gün sizlere ıı dünya savaşıı anlatacağız.
keyifli okumalar
...
Sonuçları açısından yirminci yüzyılı şekillendiren İkinci Dünya Savaşı insanoğlunun en büyük ilgi alanlarından birini oluşturmuştur. Savaş sonrası belgelerin incelenmesi ve anıların derlenmesi sonucunda tarihçiler binlerce ciltleri bulan çalışmalarını sırayla yayınlamaya başlamışlar, belgesel görüntüler de bu çalışmalara eşlik edince felaketin boyutlarının her türlü tahminin de ötesinde olduğu ortaya çıkmıştır.[1]

İkinci Dünya Savaşı yalnızca geçtiğimiz yüzyıldaki değil, tarih boyunca görülen, en geniş etki alanına sahip ve en kanlı savaş olmuştur. 1 Eylül 1939 ile 2 Eylül 1945 tarihleri arasında 6 yıl süren savaşta 50 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş; özellikle Avrupa, Kuzey Afrika, Doğu ve Güney Doğu Asya gibi bölgeler  askeri, ekonomik, siyasi ve toplumsal yönlerden derinden etkilenmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bu savaşta da hemen hemen aynı devletler karşı karşıya gelmişlerdir: Mihver Devletleri adı verilen Almanya, İtalya ve Japonya ile Müttefik Devletler adı verilen İngiltere, Fransa, Sovyet Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu devletlerden Japonya, Sovyet Rusya ve ABD daha sonra, 1941’de, savaşa dahil olurlarken, savaş yıllarındaki gelişmeler de bazı devletlerin savaş dışı kalmalarına ya da taraf değiştirmelerine neden olmuştur: 1940’ta Almanya’nın Fransa’yı işgaliyle Fransa savaş dışı kalırken, Güney Fransa’da Alman nüfuzu altında Vichy Hükümeti kurulmuş; 1943’te ise Müttefiklerin İtalya yarımadasını işgaliyle, İtalya safh değiştirerek Almanya’ya savaş ilan etmiştir.


SAVAŞ ÖNCESİ DÖNEM; 1920 ve 1930‘LU YILLARDA ÜLKELERİN DURUMLARI ve GENEL OLARAK SAVAŞIN SEBEPLERİ

İki dünya savaşı arasındaki yaklaşık yirmi yıllık dönem, bir yandan Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarını sarma, toparlanma devri, diğer yandan İkinci Dünya Savaşı’na sebep olan koşulların olgunlaştığı çelişkili bir dönem olmuştur. 1920’lerde genel anlamda, özellikle büyük devletler açısından ekonomik bir canlılık ve yenileşme havası vardı. 1919 Versailles Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşı’nın neredeyse tek sorumlusu olarak gösterilen Almanya’ya maddi ve manevi olarak ağır yaptırımlar yüklenmişti: Ezici bir tazminat borcu, silahsızlandırılma, toprak kayıpları, Avrupa’dan dışlanma gibi. Birinci Dünya Savaşı sonrası eziklik ve ekonomik bunalım içinde bulunan İtalya’da, 1922’de Mussolini iktidara gelmiş ve diktatörlük ülkeye hakim olmuştur. ABD ve İngiliz İmparatorluğu’nun gücü ve dışlaması altında ezilen Japonya, kendi nüfuz alanını kurma isteğindeydi. Özellikle Çin ve G. Doğu Pasifik’te etkili olmak istiyordu. Sovyet Rusya 1917’de başlayan Bolşevik Devrimi tamamlayarak, ülkeyi düzene sokmaya çalışırken, kapalı bir ekonomik sistem belirlemişti. İngiltere denizlerdeki üstünlüğünü sürdürme, başta Hindistan ve Güney Doğu Pasifik olmak üzere, sömürgelerini elde tutma çabasındaydı. Fransa’nın ise Almanya’ya karşı güvenlik endişeleri vardı. ABD’ye gelince, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce olduğu gibi 1920’li yıllarda da kendini Avrupa’dan soyutlamış ve ekonomik olarak gelişimini sürdürür durumdaydı. 1920’lerin genel olarak istikrarlı ve durgun diyebileceğimiz bu hali, 1929’da Amerika’da meydana gelen ve tüm dünyayı olumsuz etkileyen Büyük Mali Bunalım ile son buldu.

1930’lu yıllarda dünya, uluslararası ticaretteki düşüş, işsizlik, aşırı enflasyon gibi olumsuzluklar içinde zor yıllar geçirdi ve bu da devletlerin 1920’li yıllarda mevcut olan, fakat farkedilmeyen sıkıntılarının su yüzüne çıkmasına sebep oldu.[2] 1930’ların en dikkat çekici olayı ise Adolf Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesidir. Hitler 1933’te işsizlik, siyasi şiddet ve berbat bir ekonomik ve sosyal durumda bulunan Almanya’da, siyasi entrikalarla da olsa, “şansölye” yani başbakan olmayı başardı. Bir yıl sonra yani 1934’te de Hindenburg’un ölümüyle “Führer” (lider) sıfatı ile Almanya’nın başına geçti ve faşist Nazi Almanyası’nın temellerini attı. Hitler’in amacı Almanya’nın nüfus artışı için gerekli “Yaşam Alanı” nı sağlamaktı; yani yayılmacı bir politika güdüyordu. Hem siyasi değişim hem de ekonomik bunalımdan kurtulmak için yeniden silahlanma politikasını uygulamaya başladı. Etiyopya meselesinde İngiltere ve Fransa’nın baskısıyla karşılaşan İtalya’yı yanına çekmeyi başardı. (1936, Roma-Berlin Mihver Hattı) 1936’da Avusturya, 1939’da da Çekoslovakya’yı ilhak ederek, adeta bu duruma tepkisiz kalan Batı demokrasilerine karşı faşist bir cephe oluşturdu. Daha sonra bu iki devlete Japonya da katıldı ve Mihver Devletleri adını aldı. Hitler bu uygulamalarıyla açıkça 1919 Versailles Antlaşması’nın ağır yaptırımlarına karşı çıkıyordu.

Özetle, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları, özellikle de Versailles Antlaşması’nın Almanya üzerindeki olumsuz etkisi, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın getirdiği mali olumsuzluklar[3] ve faşist, ırkçı, yayılmacı kişiliğe sahip Adolf Hitler’in şahsına münhasır hırsları İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasında etkili olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı fiilen 1 Eylül 1945’te Almanya’nın Polonya topraklarına girmesiyle başladı. Almanların Polonya’yı işgali üzerine, daha önceden bu devlete garanti vermiş olan İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etti. Ancak hem askeri yetersizlikler hem de stratejik şartlar dolayısıyla Polonya’ya yardım edemediler. Varşova’nın Almanya tarafından işgalini fırsat bilen Sovyet Rusya da, Polonya’daki Ukraynalı ve Beyaz Rusları koruma bahanesiyle, Polonya’ya girdi. İngiltere ve Fransa ise Ruslara savaş açamadı, çünkü Rusya’nın Almanya’nın yanında savaşa girmesi onlar için bir felaket olabilirdi. Zaten savaş öncesi, 23 Ağustos 1939’da, Almanya ile Rusya arasında Nazi-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanmıştı.

Polonya’nın Almanya ve Rusya arasında paylaşılmasından sonra iki devlet ortak bir bildiri yayınlayarak, İngiltere ve Fransa’ya barış teklifinde bulundular. (28 Eylül 1939) Daha doğrusu, Almanya savaşın yayılmasını istemediği için bu teklifi yaparak çıkacak daha büyük bir savaşın sorumluluğunu İngiltere ve Fransa’nın üstüne yıkmak istiyordu. İngiltere ve Fransa ise Polonya ve Çekoslovakya’daki durum düzeltilmedikçe barış yapmayı reddettiler.

1939’un son aylarında Ruslar Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya’yı işgale başladılar. Litvanya, Letonya, Estonya üzerinde etkili olan Rus ordusu, Finlandiya’ya bu kadar kolay giremedi. Ancak 1940 Mart’ında Fin-Sovyet Barışı imzalanırken, Ruslar Baltık kıyılarında pek çok stratejik liman elde etmişlerdir. Sovyet Rusya, hem Almanların işgal faaliyetlerinden tedirgin olduğu hem de bu faaliyetleri bir fırsat bildiği için Polonya’nın doğusu, Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya’yı işgal etmiştir.

Hitler Polonya meselesini çözümledikten sonra Batıya, İngiltere ve Fransa’ya dönmüştür. Fakat bu iki ülke ile savaşa girmeden önce batısını ve kuzeyini güvenlik altına almak amacıyla yeni işgallere başlamıştır. Nisan 1940’ta Danimarka ve Norveç Almanlar tarafından işgal edildi. Mayıs 1940’ta da Belçika ve Hollanda işgal edildi. Bunun üzerine Müttefikler, yani İngiltere ve Fransa Belçika’ya asker yığdılar, çünkü Almanya’nın Fransa’ya buradan saldıracağı düşüncesindeydiler. Fakat Hitler daha güneydeki dağlık Ardennes bölgesinden Fransa topraklarına girerek Müttefik kuvvetlerini kuşatmıştır. (Dunquerque) Zor durumda kalan Müttefikler ise Manş Denizi kıyılarından tahliyeye başlamışlardır. Daha sonra Alman kuvvetleri güneye doğru ilerleyerek Paris’e girmişlerdir.(14 Haziran 1940)

Haziran 1940 itibariyle Hitler, Avrupa’da tarihte hiçbir liderin ulaşamadığı kadar büyük bir alanı ele geçirmişti. Polanya, Slovakya, Norveç, Danimarka, Benelüks Devletleri (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ve Fransa doğrudan Nazi Almanyası’nın idaresi altına girmiştir.[4] Bu işgaller sırasında Almanların “Blitzkrieg” yani Yıldırım Savaşı taktikleri etkili rol oynamıştır. Aslında İngiltere ve Fransa’nın kuvvetleri sayı bakımından Almanlar’dan üstündü, fakat teşkilat, silah ve eğitim bakımından Almanlar daha gelişmiş durumdaydılar.[5]

Almanya’nın bu işgallerine Amerikan basını tarafından “Garip Savaş” adı verilmiştir. Çünkü bütün bu işgaller sırasında ne İngiltere’nin ne de Fransa’nın Almanya ile arasında bir savaş olmamıştır.[6]

Bu arada 10 Haziran 1940’ta İtalya da Fransa’ya savaş ilan ederek İkinci Dünya Savaşı’na katılmıştır, ancak Fransızlar’a karşı herhangi bir başarı elde edememiştir. Fransa’nın işgali sonrası bir kısım Fransız toprağı İtalya’ya terkedilmiş ve Fransa-İtalya sınırı askerden arındırılmıştır.

Fransa’nın savaş dışı kalması ile İngiltere tek başına kalmıştır. İngiltere’ye barış teklifinde bulunan Almanya olumsuz cevap alınca İngiltere’ye çıkarma yapmaya karar vermiştir. Almanlar Ağustos 1940’tan Kasım 1940’a kadar İngiltere’ye hava saldırısında bulunmuşlardır. Bu saldırılar ilk başlarda Alman-İngiliz savaş uçaklarının çarpışması şeklinde iken, İngilizler’in üstünlüğü karşısında Almanlar başta Londra olmak üzere İngiliz şehirlerini bombalayarak halkın moralini bozmaya çalışmışlardır. Ancak bu amaç sonuçsuz kalmış, Almanlar pek çok kayıpla İngiltere Muharebesi’nde başarısız olmuşlardır.

Fransa’nın işgali ve İtalya’nın savaşa girmesi doğal olarak savaşın Akdeniz’e yayılmasına sebep oldu. Cezayir ve Tunus’un Fransa’nın elinde olması, (Vichy Hükümeti) Libya’nın da İtalya’nın elinde olması Cebelitarık-Malta-Süveyş hattını tehlikeye sokuyordu. İtalya’nın Mısır’ı işgal teşebbüsü İngilizler tarafından durdurulmuş; İngiliz kuvvetleri batıya doğru ilerleyerek 1941 Şubat’ında Bingazi’ye girmişlerdir. İtalyanlar’ın bu başarısızlıkları üzerine 1941 Şubat’ının sonundan itibaren Almanya da Kuzey Afrika’ya girmiş ve durum yeniden Mihver Devletleri’nin lehine dönmüştür. Bu arada Temmuz-Ağustos 1940’ta Sudan ve İngiliz Somalisi’ni ele geçirmek için harekete geçen İtalya, İngilizler tarafından yenilgiye uğratılarak Nisan-Mayıs 1941’de Eritre, Habeşistan (Sudan) ve Somali’den atılmıştır. 1941 Mayıs’ında Doğu Afrika’daki muharebeler sona ermiştir.

1941 Mart’ında İtalya’nın Yunanistan işgalinde de başarısız olması, Almanların Balkanlar’ı ve Ege Adaları da dahil Yunanistan’ı işgal etmesinde etkili olmuştur.

Almanya ve Rusya arasındaki karşılıklı güvensizlik, düşmanlık ve çekişme 1941’de artarak devam etmiş, iki devletin bir türlü anlaşamamaları Hitler’in önceden beri kafasında planladığı Rusya’nın işgalini daha da belirginleştirmiştir. Hitler Rusya üzerine yapacağı harekat öncesi güneyini yani Balkanlar’ı kontrol altına almak istedi. Bu sebeple de 1940 ve 1941’de Macaristan, Romanya ve Bulgaristan Üçlü Pakt’a (Almanya-İtalya-Japonya) alındı. Yugoslavya da Üçlü Pakt’a dahil edilmek istendiyse de, Yugoslavya’da Alman aleyhtarı bir darbe meydana geldi ve Sovyet Rusya ile Yugoslavya arasında dostluk ve saldırmazlık antlaşması yapıldı. (Mart-Nisan 1941, General Simovic) Bu Gelişme Hitler’i Balkan seferini yapmaya sevketti. Nisan-Haziran 1941 arası Almanlar Yugoslavya, Yunanistan, Girit te dahil olmak üzere Ege Adaları’nı işgal ettiler. Yugoslavya parçalanarak Macaristan, Bulgaristan ve İtalya arasında paylaştırıldı. Hırvatistan da Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsız oldu.

Hitler Almanya, İtalya, Japonya arasında Üçlü Pakt’ı yaptıktan sonra Sovyet Rusya, İspanya, Vichy Fransası, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan’ı da bu ittifaka sokarak tüm Avrupa’nın İngiltere aleyhtarı bir blokta birleşmiş olduğunu gösterip İngilizler’i barışa zorlamak istemiştir. Stratejik konumu ve deniz gücünden yararlanmak için İspanya’yı, Kuzey Afrika’daki Fransız sömürgelerinden yararlanmak için Vichy Fransası’nı ve güçlü Sovyet Rusya’yı kendi yanında savaşa sokmaya çalışmış, fakat başaramamıştır. Alman-Japon ittifakından rahatsız olan Rusya’nın Balkanlar’ı nüfuzu altına alma girişimleri de Almanya’yı tedirgin etmiştir. Zaten Ruslar’a ve Komünizm’e düşman olan Hitler için bu durum yalnızca, Rusya’ya karşı yapılacak saldırının daha önce yapılmasına neden olmuştur.

1941 yılının ikinci yarısında Rusya (Haziran) ve ABD (Aralık) savaşa dahil oldular.

Bu iki ülkenin müttefikler yanında savaşa girmeleri taraflar arasında güç dengesi sağlamıştır. Artık Almanya-Rusya ile, ABD-Japonya ile mücadeleye başladı. Savaşan taraflar arasındaki denge 1942 yılı sonlarına kadar sürmüş; Almanlar’ın Stalingrad (Volgagrad) Kuşatması başarısızlığı sonrası, özellikle 1943’ten itibaren Müttefikler üstün duruma geçmeye başlamıştır. Aynı yıl Pasifik’te Amerikalılar, Kuzey Afrika’da da İngilizler ve Amerikalılar üstünlük kurmaya başladılar.

Amerika’nın savaşa girmesi, 1930’lu yıllarda Japonya ile arasındaki çekişmenin İkinci Dünya Savaşı sırasında daha da artması sonucu gerçekleşmiştir. Özellikle iki ülkenin Çin üzerindeki menfaatlerinin çakışması Amerika ve Japonya’yı savaşa sürüklemiştir. Japonlar’ın 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbor Baskını savaşın tetikleyicisi oldu. Önce ABD Japonya’ya sonra da Almanya ve ABD birbirlerine savaş ilan ettiler. ABD’nin savaşa girmesi Almanya için de olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Amerika yalnız Güney Doğu Pasifik’te değil Kuzey Afrika, Akdeniz ve Batı Avrupa’da savaşın sonucunu tayin eden harekatlarda bulunmuştur. Ayrıca gelişmiş sanayisi ve güçlü askeri durumuyla İngiltere ve Sovyet Rusya’ya da yardım ediyordu. Sovyet Rusya, İngiltere ve ABD’nin müttefik olmaları ve özellikle Rusya’nın ABD ve İngiltere’den ciddi askeri ve maddi yardım alması İran ve Türkiye’nin konumunu daha da önemli duruma sokmuştur. Ancak Türkiye’nin tarafsızlığı ve Almanya ile ilişkileri sebebiyle, ayrıca Ege Adaları’nın Alman işgali altında olmasından dolayı İran en müsait ülkeydi. Bu yüzden Ağustos 1941’de Rusya ve İngiltere tarafından işgal edilen İran üzerinden bu yardımlar daha rahat bir şekilde yapılmıştır. Daha sonra Amerika da buraya asker sokmuştur. Komünist Sovyetler’in bu iki kapitalist ülkeden yardım alması ve ortak düşmana karşı birleşmesi bir çelişki meydana getirmişse de, savaş sırasında bu durum kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bu arada Ağustos 1941’de İngiltere ve Amerika arasındaki görüşmeler sonucu yayınlanan Atlantik Demeci ve 1 Ocak 1942’de, Almanya’ya karşı savaşa katılan 26 ülkenin imzasını taşıyan Birleşmiş Milletler Demeci ile zafer kazanılıncaya kadar işbirliği yapılması kabul edilmiştir. Bu girişimlerle, savaştan sonra kurulacak olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın da ilk adımı atılmıştır


22 Haziran 1941’de Almanya “Barbarossa Operasyonu” ile Rusya’yı işgale başlamış; aynı gün İtalya ve Romanya da Rusya’ya savaş ilan etmiştir. Almanlar Leningrad, (St. Petersburg) Moskova ve Kiev yönünde taarruza geçtiler; Eylül’de Kiev, Ekim’de Odessa, Kasım’da da Rostov ve bütün Kırım Almanlar’ın eline geçti. Ruslar ani ve etkili Alman taarruzları karşısında zorlansalar da Leningrad ve Moskova’yı savunmayı başarmışlardır. 1942’de Almanlar cephenin güney kanadında yeniden taarruza geçerek Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında Kafkaslar’a (Elbruz Dağları) kadar ulaşmışlar, fakat hiçbir zaman Hazar Denizi ve Bakü’ye ulaşamamışlardır. Temmuz 1942 sonundan itibaren ise dört safhada yapılacak olan Stalingrad Muharebeleri başlamıştır. Bu muharebelerin son ve en şiddetli safhası olan, 24 Kasım 1942’de başlayan Alman taarruzları, Ruslar’ın güçlü ve kararlı savunması ile başarısızlığa uğratılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından birisi, belki de en önemlisi olan Stalingrad Savaşı sonrası Almanlar gittikçe gerilerken, Müttefikler duruma hakim olmaya başladılar. 1943’ten itibaren artık Ruslar karşı taarruza geçmeye başladılar. 1943 Mart’ından itibaren Kafkasya Almanlar’dan temizlenmiş, Leningrad ve Moskova üzerindeki Alman tehdidi kaldırılmış, Almanlar gerilemeye başlamıştır.

Almanya’nın Rusya ile yaptığı savaşların başarısızlıkla sonuçlanmasında her ne kadar Amerikan ve İngiliz yardımları ile Ruslar’ın bitmek tükenmek bilmeyen ve zorlu iklim koşullarına karşı dayanıklı asker gücünün etkisi olduysa da, Hitler’in kişisel hataları ve hırsları da Almanya’yı felakete sürüklemiştir. Hitler’in “sürekli taarruz” anlayışı ve savaş alanlarında generallerine kendi inisiyatiflerini kullanmalarına izin vermemesi Alman ordularını adeta mahvetmiştir.

Uzak-Doğu ve Pasifik cephesinde Japonlar, 1942 yılı sonlarına kadar üstünlüklerini kabul ettirmişler; Gilbert, Guam, Wake Adaları, Hong Kong, Filipinler, Birmanya, Cava ve Sumatra Adaları, Borneo, Celebes Adaları ve Yeni Britanya’yı işgal etmişlerdir. 1942 yılı boyunca Japonya ve Amerika arasında oldukça şiddetli deniz ve hava muharebeleri meydana gelmiştir. Haziran 1942’deki Midway Deniz Savaşı ve Kasım 1942’deki Guadalcanal Savaşı’nda Japonlar büyük kayıplar vermişler; bu deniz savaşları ile Japonlar’ın Pasifik’teki ilerleyişi Amerika tarafından durdurulmuştur.

Bu arada Atlas Okyanusu’nda da savaşın ilk yılından itibaren Almanlar’ın denizaltı (U-boat) saldırıları devam etmekteydi. 1939-1943 yılları arasında Alman denizaltıları İngiliz ve Amerikalılar’a, özellikle ticari açıdan, büyük darbe vurmuştur. 1943’ten sonra Müttefikler Almanya’nın endüstri bölgelerini ağır hava bombardımanına tuttukları için Alman denizaltı saldırıları hız kaybetmiştir.

Kuzey Afrika cephesinde ise daha önce belirttiğimiz gibi, İtalyanlar’ın İngilizler karşısındaki başarısızlıkları üzerine Almanlar, General Rommel (Çöl Tilkisi) komutasında bir orduyu Kuzey Afrika’ya yollamış; Mart 1941’den Temmuz 1942’ye kadar Almanya Kuzey Afrika’da üstünlük kurmuştur. Almanya’nın hedefi, Mısır’ı ele geçirip Orta-Doğu petrollerinden yararlanmaktı. Ancak Ekim 1942’den itibaren İngilizler, General Montgomery komutasında Mihver kuvvetlerini geriletmeye başlamışlar; öte yandan Kasım 1942’de General Eisenhower komutasındaki Amerikan kuvvetlerinin Fas ve Cezayir kıyılarından çıkarma yapması ile Mihver kuvvetleri iki ateş arasında kalmışlardır. Cezayir’deki Vichy Fransası kuvvetlerinin de Müttefik kuvvetlerini desteklemesi ile Cezayir ve Tunus Müttefikler’in eline geçmiş, son olarak Mayıs 1943’te Tunus’daki Mihver kuvvetleri teslim olmuşlar ve böylece K. Afrika muharebeleri sona ermiş; Müttefikler Akdeniz’in güney kıyılarına hakim olmuşlardır.

Kuzey Afrika’nın ele geçirilmesiyle İtalya yolu açılmış oldu. Müttefikler 10  Temmuz 1943’te İtalya’yı işgal etmek üzere Sicilya’ya asker çıkarttılar. İtalya’nın başarısızlıklarına bir de Sicilya’nın işgali eklenince Mussolini iktidardan düşürüldü ve Eylül 1943’te İtalya Müttefikler’le barış imzalayarak Almanya’ya savaş ilan etti. (Mareşal Bodoglio)

İtalya’nın çökmesiyle Yunanistan ve Yugoslavya’da milli kurtuluş hareketleri başlamış; Akdeniz’in kontrolü Müttefikler’in eline geçmiştir. Yarımada’daki Alman kuvvetlerinin direnişi 1944 Haziran’ına kadar sürmüş; Müttefikler’in Roma’ya girmesi 4 Haziran 1944’te olmuştur.

1944 Nisan ve Mayıs aylarında Ruslar Almanlar’ı daha da gerileterek, neredeyse savaş öncesindeki sınırlarına ulaştılar. Balkanlar’daki Alman karşıtı Milliyetçi hareketler de hız kazanmıştır. Bu durumu fırsat bilen Sovyet Rusya Balkanlar’da Komünizmi yaymak için faaliyetlerde bulunmuştur. 1944 Haziran’ında Doğu’daki durum böyle iken Batı’da Amarikalılar ve İngilizler ikinci cepheyi açmışlardır. 6 Haziran 1944 sabahından itibaren, Fransa’nın Manş Denizi’ndeki Normandia kıyılarının 100 km. lik  kısmına büyük bir çıkarma yapılmıştır. İlk üç gün boyunca Müttefikler yoğun Alman ateşi altında kıyılarda tutunmayı başarmışlardır. Müttefikler’in hava, deniz ve karadan yürüttüğü çıkarmaya Almanlar Ağustos sonlarına kadar direnebilmişler; Müttefikler 24 Ağustos’ta Paris’e, 3 Eylül’de de Brüksel ve Amsterdam’a girmişlerdir. 25-26 Eylül’den itibaren Müttefikler Ren Nehri’ni geçerek Alman topraklarına girmeye başladılar.

Savaşın genelinde olduğu gibi Normandia Çıkarması’nda da hava kuvvetleri büyük rol oynamıştır. Savaş boyunca süren hava muharebelerinin ilk önemli kısmı, daha önce de belirttiğimiz, İngiliz-Alman muharebeleridir. Mihver Devletleri’nin havadaki üstünlüğü ABD’nin savaşa girmesiyle dengelenmiştir. Her ne kadar 1943’te Alman avcı uçaklarının radarla teçhiz edilmesi ve Almanlar’ın roket kullanmaya başlamaları üstünlüğü tekrar Mihver Devletleri’ne geçirdiyse de, 1944’ten itibaren Müttefik hava kuvvetlerinin gittikçe artan üstünlüğü savaşın sonucunu tayin etmiştir. 1943-1945 yılları arasında Müttefikler’in Alman şehirlerine ve sanayi bölgelerine yaptıkları hava saldırıları, hem Alman halkının moralini hem de Alman sanayisini ve buna bağlı olarak ta askeri gücünü çökertmiştir. Savaş boyunca her iki taraf arasındaki hava saldırılarında sivil hedefler de bombalanmış; Londra, Berlin, Hamburg, Nürnberg, Münih gibi şehirlerde on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Yine Uzak-Doğu’da da Amerikan hava saldırıları sonucu Japon şehirlerinde (Tokyo, Osaka, Kobe, Nogoya gibi) on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Sadece Tokyo’da sivil kayıp 180.000 den fazladır.[7]

Normandia Çıkarması’nın başlaması ile Ruslar Balkanlar’daki faaliyetlerine hız vermişler ve yavaş yavaş Orta Avrupa’ya girmeye başlamışlardır. 1945 ilkbaharında Rusya neredeyse bütün Balkanlar’ı işgal etmişti; Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Yugoslavya, Çekoslovakya’ya giren Ruslar için artık Almanya’ya girmek an meselesiydi.

1943 yılından itibaren savaştaki durum Müttefikler’in lehine dönmeye başlayınca, hem savaşı bir an önce sona erdirmek için askeri tedbirleri almak hem de savaş sonrasındaki düzenin ne olacağını belirlemek amacıyla Müttefikler arasında konferanslar toplanmıştır: Casablanka Konferansı, Washington Konferansı, (Trident Konferansı) Quebec Konferansı, Moskova Konferansı, Kahire Konferansı, Tahran Konferansı (Eureka Konferansı) gibi. Yapılan bu konferanslarda genel olarak; Balkanlar’ın durumunun ne olacağı, Türkiye’nin durumu ve savaşa girmesi, Çin’in durumu gibi konular tartışılmıştır.

1945 yılının başından itibaren batıdan Amerikalılar ve İngilizler, doğudan da Ruslar tarafından kıskaca alınan Almanya’nın yenilgisi garantilenmiş gibiydi. Artık sıra menfaatlerin gerçekleştirilmesine gelmişti. 4-11 Şubat 1945’ te toplanan Yalta Konferansı’na (Kırım) Churchill, Roosevelt, Stalin damgasını vurmuştur. Konferansta Uzak-Doğu’daki durum, Almanya’nın durumu, Birleşmiş Milletler, Polonya meselesi, İran ve Boğazlar hakkında kararlar alındı: Çin, İran ve Boğazlar üzerindeki Rus menfaatleri; Almanya’nın üç işgal bölgesine ayrılması ve ödeyeceği tazminat; Birleşmiş Milletler’deki veto yetki hakkı ve üyelik meselesi gibi. Yalta Konferansı “büyük ittifak” ın sonu olmuş, savaş sırasında üç ülke arasındaki dayanışma ve yardımlaşma yerini rekabet ve mücadeleye bırakmıştır.

Hitler’in son bir umut olarak, Aralık 1944’teki Ardennes karşı taarruzunun (Bulge Muharebesi, 16-25 Aralık 1944) da başarısızlıkla sonuçlanmasıyla, artık Alman orduları tükenmişti. Tabi daha önce olduğu gibi bu savaşta da Hitler’in “asla geri çekilmeme” politikasını uygulaması Alman kuvvetlerini mahveden en önemli sebep olmuştur. Nisan 1945’te Alman kuvvetleri ile Müttefikler arasındaki Berlin sokak muharebelerinin nihayete ulaşmak üzere olduğu sırada, 30 Nisan 1945 günü Hitler intihar etmiş; Berlin’in düşmesiyle yerine bıraktığı Amiral Doenitz Müttefikler’le mütareke imzalamıştır. (7 Mayıs

Eğer Batılı Müttefikler “kayıtsız-koşulsuz teslimiyet” taleplerinde daha az ısrarlı ve insaflı olsalar ve de bunun Alman halkı üzerindeki etkisini düşünmüş olsalardı savaş çok daha önce bitebilirdi. O çok sert ve ürkütücü tutumun yumuşatılacağı ve Almanlar’ın maruz kalacakları muamelenin makul olacağına dair herhangi bir güvencenin verilmiş olması teslim olmayı, cephenin, aynı zamanda Nazi rejiminin de çökmesini hızlandırmış olacaktı. Böylece Hitler savaşı ısrarla sürdürmek için sahip olduğu tüm gücü kaybetmiş olacaktı.[8]

1945’te Uzak-Doğu’da ise Mart’ta Iwo Jima, Mayıs’ta da Okinawa Adası’nın Amerika tarafından işgali; yine Mayıs’ta İngilizler’in Birmanya’yı işgali ile Japonya da sona yaklaşmıştır.

Almanya’nın savaştan çekilmesiyle ortaya çıkan sorunları çözmek amacıyla Müttefikler arasında, 17 Temmuz–2 Ağustos 1945 tarihleri arasında Postdam’da (Berlin) bir toplantı yapılmıştır. 12 Nisan 1945’te ölen Başkan Roosevelt’in yerine Harry S. Truman, Temmuz sonundan sonra ise Churchill yerine yeni Başbakan Clement Attlee konferansta ülkelerini temsil etmişlerdir.

Postdam Konferansı’nda şu meseleler görüşülmüştür:

Polonya’nın doğu ve batı sınırlarının belirlenmesi; Sovyet sınırı Curzon Çizgisi olarak kabul edilirken, Alman sınırı Almanya ile yapılacak barışa bırakıldı.

Almanya’da ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya kendi işgal bölgelerinde demokratik rejim kurulmasını, Nazi müesseselerinin ortadan kaldırılarak savaş suçlularının yargılanmasını, Alman sanayisinin barış ekonomisinin ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte düzenlenmesini, özellikle Sovyet Rusya’nın tamirat borcu almasını, Alman donanmasının büyük kısmının tahrip edilmesini kararlaştırdı.

Avusturya ve başkenti Viyana da, Almanya gibi, dört devlet arasında işgal bölgelerine ayrıldı.

İtalya’nın 1943’teki işbirliği göz önüne alınarak, bu devletle yapılacak barış hükümlerinin mümkün olduğunca hafif tutulması kararlaştırıldı.

Rusya, kendi işgali altına girmiş olup, komünist hükümetlerin egemen olduğu Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’ın Amerika ve İngiltere tarafından tanınmasını istedi, fakat bu iki devlet bunlarla barış yapılmadıkça bunu reddetti.

İspanya’nın savaşa katılmamakla birlikte, Mihver Devletleri ile işbirliği yaptığı için, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na alınmaması kararlaştırıldı.

İran’ın hemen boşaltılması kararlaştırıldı.

Sovyet Rusya’nın, güvenliğini bahane ederek, Boğazlar üzerinde üs isteği karara bağlanamadı. Her devletin kendi görüşünü Türkiye’ye bildirmesi kararlaştırıldı.

Rusya, 1945 Ağustos ayı sonunda Uzak-Doğu savaşına katılmayı kabul etti, fakat buna gerek kalmadan Amerika, Japonya meselesini kendisi halletti. Postdam Konferansı’nın açıldığı gün Amerikalılar, New Mexico’da ilk “atom bombası” denemelerini başarıyla yaptılar. 6 Ağustos 1945’te Hiroshima, 9 Ağustos’ta da Nagasaki’ye birer atom bombası attılar.  2 Eylül 1945’te Japonlar teslim oldu ve İkinci Dünya Savaşı resmen sona erdi.

Japonya’nın teslim olmasını sağlamak için atom bombasının kullanılması gerçekten gerekli değildi. Japonlar’ın deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmış ya da kullanım dışıydı, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu ve halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu. Bombanın atıldığı günlerde Japon Hükümeti, Batı’nın düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilenmemişti. Bombanın meydana getirdiği hasar ve can kaybı, koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç etkilememişti; özellikle geleceğe ilişkin bazı güvencelerin sağlanmasını ve “İmparator’un egemenlik haklarına” dokunulmamasını istiyorlardı. Japon halkı ise Hiroshima ve Nagasaki’de olup bitenleri ancak savaş sona erdikten sonra anlayabildiler.[9]

Nasıl Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya 19. yüzyıldan çok farklı olmuşsa, 1945’ten sonraki dünya da İkinci Dünya Savaşı öncesinden farklı bir yapıda olmuştur.

Genel olarak savaşın sonuçlarına bakacak olursak:

Yenilen devletler Almanya, İtalya ve Japonya sömürgelerini kaybettiler. Almanya Doğu-Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. (Berlin Duvarı) İtalya’nın Kuzey Afrika’dan çekilmesiyle Libya Devleti kuruldu. Ayrıca 1947 Paris Antlaşması ile İtalyanlar On İki Ada’yı Yunanistan’a bıraktı.

Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Milletler Cemiyeti’nin bir devamı olarak Birleşmiş Milletler Teşkilatı kuruldu. (1946)[10]

İngiltere’nin sömürgeleri olan Mısır ve Hindistan bağımsız oldu.

1948’de Yahudiler’e, Filistin topraklarında, İsrail Devleti kuruldu.[11]

ABD ve Sovyet Rusya, savaş sonrası iki büyük güç olarak dünya politikasında etkin rol oynamaya başlarken İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya ikinci plana düştüler.

Sovyet Rusya’nın güçlenmesiyle uluslararası ilişkilere “ideoloji” unsuru karıştı.

Sovyetler’in komünizmi yayma çalışmalarına karşı ABD liderliğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kuruldu. (1949) Bunun üzerine 1955’te Sovyetler liderliğinde, NATO karşıtı, Varşova Paktı kuruldu. Dünyanın adeta bu iki ülke liderliğinde iki bloğa bölünmesi, 1947’de ABD’nin Marshall Yardımı adı altında Yunanistan ve Türkiye’ye mali yardımıyla ortaya çıkan ve 1990’lara kadar devam eden “Soğuk Savaş Dönemi” nin yaşanmasına neden oldu.

Asya, Güney Amerika ve Afrika’da sonradan “Üçüncü Dünya Ülkeleri” adı verilecek yeni devletler ortaya çıkmaya başladı.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar uluslararası politikanın merkezi olan Avrupa, 1945’ten günümüze kadar bu özelliğini kaybetti. Bu tarihten sonra yavaş yavaş, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” adı verilen devletlerin de bulunduğu Amerika, Asya ve Afrika kıtaları da

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılmamış olmasına karşın, bu topyekün savaşın etkilerini derinden hissetmiştir. Öte yandan Türk yönetimi, bir yandan başını Almanya’nın çektiği Mihver Devletleri, diğer yandan da Müttefikler arasında bir denge politikası sürdürerek savaşın dışında kalmaya çabalamıştır. Alman politikası Türkiye’yi tarafsız tutmaya çalışırken, Müttefikler ise Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa katılmaya ikna etmek, zaman zaman da zorlamaktaydılar.

İnsan kaynakları yönünden ağır sonuçları olan bir Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından yeni bir savaşa girmeme konusunda kesin kararlı olan Türk yönetimi, sonuna kadar denge politikasını sürdürmüştür.

Dönemin Türk yönetiminin savaş dışı kalmak konusundaki çabalarının ilk su yüzüne çıkmış girişimleri 1939 yılı başlarına denk gelir. Esasen Türk yönetimi, Avrupa’da topyekün bir savaşın kaçınılmaz olduğu konusunda sağlam bir öngörüye sahiptir. Amerikalı General Mc Arthur’la 1931 yılında yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal ATATÜRK şöyle demiştir:

“ Versailles Antlaşması Birinci Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenlerin hiçbirini ortadan kaldırmamış, aksine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini dikkate almamışlar, yalnızca düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın kaderi Almanya’nın tutumuna bağlı kalacaktır.”

Kaçınılmaz görünen Avrupa savaşı dışında kalabilmek için, İngiltere ve Fransa ile 19 Ekim 1939’da Ankara’da bir ittifak antlaşması imzalandı. Bu ittifaka göre Türkiye’ye bir Avrupa devleti taarruzda bulunursa İngiltere ve Fransa askeri yardımda bulunacak; savaş Akdeniz’e sıçrayacak olursa Türkiye de Akdeniz’deki bu savaşa askeri olarak müdahalede bulunacak.

Almanlar’ın Balkanlar’ı istilasının hemen ardından İngiltere’nin, Türkiye’nin savaşa katılması konusundaki baskıları artmıştır. Churchill’in Yunanistan’ ı işgal planının geri tepmesinin kuşkusuz, Türkiye’yi savaşa sokmak istemesinde etkisi olmuştur. İngiltere’nin bu girişimi Hitler’in tüm Balkanlar’ı işgal etmesiyle sonuçlanmıştır.

Alman ordularının Balkanlar’ı istilasının hemen ardından Alman hükümeti Türkiye’ye bir saldırmazlık antlaşması önermiştir. Hitler, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği kişisel mektubunda, Alman ordularının Türk sınırına 85 km. den daha fazla yaklaşmayacağı garantisini kişisel olarak verdiğini belirtmektedir. Türkiye’nin bu öneriyi kabul etmesi, Müttefikler’le ilişkilerinin gerilmesine yol açmıştır.

18 Haziran 1941’de Türkiye ile Almanya arasında bir saldırmazlık antlaşması imzalanmış; bunun üzerine 10 Ağustos 1941’de Rusya ve İngiltere Türkiye’ye ortak bir nota göndermiştir. Bu notada, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olunacağı, ancak Montrö Antlaşması gereği Türkiye’nin Boğazlar’ı savaş gemilerine kapalı tutması gerektiği belirtilmiştir.

İzleyen yıllar, Müttefikler’in Türkiye’yi kendi cephelerinde savaşa sokma konusunda baskılarını giderek arttırdığı yıllar olmuştur. 2 Ağustos 1944 tarihine kadar Türk yönetimi bu baskılara direnmiş, savaşın kaderinin belli olmaya başlamasıyla birlikte, Müttefikler’le anlaşmaya yönelinmiştir. Türkiye önce, Almanya ve Japonya ile tüm diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesmiş; Müttefikler’in Şubat 1945’teki Yalta Konferansı’nda, “yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar ortak düşmana savaş açmış olan ülkelerin katılabileceği” kararını almaları üzerine, Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edilmiştir. Kuşkusuz bu karar göstermeliktir; Almanya yenilmiş ve Türk ordusunun herhangi bir çatışmaya girmesine gerek kalmamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dış politikasını, Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi çerçevesinde , denge üzerine kurmuştur. Hedefi barışın korunması, yabancı devletlerle iyi ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesi olmuştur. Sıkıntılı İkinci Dünya Savaşı yıllarında da bu politika uygulanmaya çalışılmıştır. Türkiye’nin savaş sırasındaki politikası, genel olarak

işte ıı dünya savaşı. national geographic.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder