LÜTFEN TIKLAYIP DESTEK OLURMUSUNUZ

ESKİ EVLERİMİZİN MANEVİ SİGORTASI


Osmanlı evinin duvarlarında, hem evi belâlardan korumak; hem de içindekilere nasihat teşkil etmek üzere hat levhaları asılırdı. Resim ve heykel İslâm cemiyetinde yasak olduğu için, bunun yerini hat levhaları doldurmuştur. Bunlar zarafetiyle aynı zamanda eve estetik bir hava katardı. Baktıkça levhadaki yazının mânâsını düşünür; ibret ve nasihat alırdı.

Cirosu yüksek şirket
Yangın ve zelzele, bu coğrafyada evlerin iki büyük düşmanıdır. Eskiler, evin dış duvarına, “Yâ Hâfız” yazarak, bu ism-i ilahînin himayesine sığınırdı. Rivayet odur ki, bir zamanlar İngiliz sefiri, Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların mânâsını sormuş; o da her zaman ki nüktedanlığı ile, “Osmanlı sigorta şirketi poliçeleri” diye cevap vermiş. İngiliz sefiri de, “Cirosu yüksek bir şirket olsa gerek. Çünki bütün evlerde görüyorum” demiş. İttihatçı mebuslardan ve nice inkılâpların mimarı Kılıçzade Hakkı, insanları ekonomik teşebbüsten alıkoyduğuna inandığı levhaların yerine sigorta poliçeleri asılmasını söylerken, bu anekdottan ilham almış olmalı.

Osmanlı evinin her köşesine sinmiş, eşyasına sirâyet etmiş bir ruhu vardı. Bunun da en mühim sembolü, duvardaki levhalar idi. Bunlar, eski evlerin iç mimarisinin, insan ve cemiyetin davranış kalıplarına nasıl tesir ettiğine misaldir. Sadece süs değildir; insana bir takım mânâ ve mesajlar ilham eder; sâkinleri ile ev arasında manevî bir irtibattır. Yeni devirde evlerin tezyinatı için bunların yerine, ya resmî dairelerin girişi gibi aile fotoğrafları; ya da Avrupa işi yağlı boya resimler, hatta bunların kötü birer kopyası asıldı. Artık evlerin karakteristiği kalmamıştır. Bir eve girince, kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Epey zaman önce gazeteler yazmıştı. Almanya’da bir Türk doktorun evine hırsız girmiş. Neyi varsa alıp götürmüş. Birkaç gün sonra doktora bir mektup gelmiş. Mektupta şöyle yazıyormuş: “Abi ben de Türküm. Senin Türk olduğunu bilseydim, evini soymazdım. Eşyaların filan yerde, git al. Ama insan duvara bir âyet asmaz mı? O zaman Türk olduğunu anlardım” demiş. Mamafih hat sanatının kıymetini anlayan bazı Avrupalılar; bugün birbirinden güzel levhalarla evlerinin duvarlarını süslemektedir.

Emevî ve Abbasîler zamanında câmilere hat levhaları asılmaya başlandı. Selçuklular ve Osmanlılar bu geleneği devam ettirdi. Yazılar, çinilere, mermere, nihayet deri ve mukavva üzerine yazılırdı. Sadece câmilerde değil, türbe, tekke, medreselerde de bu levhalara rastlanır. Tekkelerdeki levhalar, umumiyetle divanhaneye asılır. Bunlardan biri, tekke pirinin isminin istiflenmiş hâlidir. “Edeb Ya Hû” gibi tasavvuf kültürüne yakışır levhalara tekkelerde daha çok rastlanır.
“Kur’an-ı kerim, Hicaz’da indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Gerçekten Osmanlı hattatları, hat sanatına başka bir zarafet katmıştır. Avrupa’da soyluların sanatçılara yaptığı gibi, Osmanlılarda da devlet adamı ve zenginler hattatları himaye etmişler; bu sayede hat sanatı çok inkişaf etmiştir. Göçler, yangınlar, zelzeleler bir yana; harf inkılâbı, hat eserlerinin ölüm fermanı oldu. Câmi, tekke, türbe ve medresedekilerin çoğu vakıflar tarafından toplanıp, depolara tıkıldı. Burada çoğu zâyi oldu. Şahıslar da korkularından bu levhaları ya yok ettiler; ya da bir şekilde elden çıkardılar. Böylece muazzam bir miras yok oldu.

Levhaya bak, ibret al!
Evlerin duvarına asılan levhalar, ev sahibinin iç dünyası ile alâkalıdır. Bunlar, kendisine hayat düsturu aldığı âyet, hadîs, kelâm-ı kibar veya beyitlerdir. Ehl-i tarikat ise, pîrinin ismini asar; zaman zaman bakıp râbıtaya dalar. Büyük sahâbilerin, Ehl-i Bedr ve Ehl-i Beyt’in isimleri de unutulmaz. Bu ibret levhaları, hattat işi olduğu gibi; evdeki kızların atlas üzerine simli ipliklerle işledikleri de vardır. “Mâl ve mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi/Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi!”, “Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünya sim ü zer/Bir harab olmuş gönlü, tamir etmekdir hüner”; “Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder/Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder”; “Rızk-ı halkeden hâlık rızksız kul yaratmaz ya/Açılır bahtın birgün hemen battıkça batmaz ya”;
Evlerin bilhassa girişinde Hazret-i Peygamber’in şemâilini anlatan hilye-i şerif asılır. O evi ve içindekileri, her çeşit belâdan koruduğuna inanılır. Hilye asılı olmayan ev yok gibidir. Bütün levhalar gibi, bunun kenarı da tezhiple süslüdür. Dükkânlarda, bereket için karınca duası asılıdır. Bazı levhalar, sarık, kayık gibi cansız resimleri ile tatbik edilmiştir. Leylek gibi canlı resimleriyle yazılan yazılar veya tetbeş, yani hem sağdan hem soldan yazılmış yazılar varsa da, ulemaca tasvip görmemiştir. Vav Gemisi denilen ve âmentünün yazıldığı levhalar da hemen her evde vardır. Vav, Allah’ın vâhid (bir) ismini; imanın altı şartını, hem de secde hâline benzediğinden dolayı insanın hakikatini sembolize eder.

Misafir odalarında ibrik ve leğen bulundurulur; kıble duvarında da "Ey misafir kıl namazın, kıble bu cânibdedir/İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir!" yazar. Yatak odalarında, korkudan koruması ve çocuklara rahat uyku vermesi için Eshab-ı Kehf’in (Yedi Uyuyanlar’ın) isimleri asılır. Şimdi çocuklar, duvarlardaki posterlere ve raflardaki korkunç oyun kahramanlarına bakarak yeni yeni kâbuslara yelken açmaktadır.

polis teşkilatı 172 yaşında

iyi günler değerli okurlarımız.
bu köşe yazımızda sizlere şehirlerin güvenliği için canla,başla mücadele eden,bizim güvende olmamız için ellerinden geleni yapan polis teşkilatımızı anlatacağız.
dilerseniz önce polis teşkilatımızın tarihsel gelişimine değinelim

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Osmanlı ımparatorluğunda meydana gelen değişimler, suç ve suçluluk anlayışındaki değişimler zabıta teşkilatının değişime uğramasına sebep oldu. Gelişen ve taktik değiştiren suç olgusuna karşı daha iyi mücadele edebilmek gayesiyle 10 Nisan 1845 tarihinde yayınlanan ve elçilik görevlilerine gönderilen 17 maddelik "Polis Nizamnamesi" ile ilk defa "polis" adıyla dünya devletlerindeki benzeri polis teşkilatı kuruldu. Teftiş Memurluğu adıyla kurulan bu birim Tophane Müşirliğine bağlandı. Polis Nizamnamesinin yayımını ve polis adı verilen zabıta örgütünün kuruluşunu izleyerek, zabıta hizmetlerindeki karışık yönetimi önleme ve birleştirme amacı ile 1846 yılında "Zabtiye Müşirliği" kuruldu.
bu Zabtiye Müşirliği günümüzde E,G,M (EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ) adıyla devam etmektedir.
son olarak tüm emniyet camiasının polisler gününü kutlarız.
ALLAH SİZLERİ BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN...

HAYAT DEVAM EDİYOR
ASLA ÜMİDİNİ KIRMA

II AHMED

iyi günler değerli okurlarımız.
bu gün sizlere 21.osmanlı padişahı ve islam ın 100. halifesi olan II AHMED in hayatını anlatacağız.
keyifli okumalar.

Sultan II. Ahmed Han


II. Ahmed, I. İbrahim’in 3. Oğludur ve Hatice Muazzez Haseki’den 1643 yılında dünyaya gelmiş olup, IV. Mehmed ve II. Süleyman’ın küçüğüdür. Köprülü’nün etkisiyle padişah olduğu ve Haziran 1691’de tahta oturduğu bilinmektedir. 

Tahta çıktığında sadrazam Fâzıl Mustafa Paşa, II. Almanya seferi için Sofya’ya ulaşmak üzereydi. Burada Padişah’ın mührü ile samur kürkü aldı ve sefere devam etti. Baden markisi Ludwig’in kumandasındaki imparatorluk kuvvetleri ile Osmanlı kuvvetleri Salankamen’de bir araya geldi. Ancak bazı Osmanlı kurmaylarının Kırım ordusunu beklemeden serdarı taarruza erken başlamaya ikna etmeleri, hem Fâzıl Mustafa Paşa’nın şehid olmasını ve hem de ordunun mağlubiyetini netice verdi (Ağustos 1691). Saadet Giray Han’ın beceriksizliği ve Osmanlı kurmaylarının aceleciliği, hazır bir zaferi elden kaçırmıştı.

Köprülü-zâde’nin yerine vasıfsız bir devlet adamı olan Arabacı Hoca Kadı Ali Paşa sadrazam yapıldı ve Almanya cephesi serdarlığına da yaşlı vezirlerden Koca Halil Paşa getirildi. 1691’e kadar devam eden savaşta Almanlar bazı yenilgilere maruz kalınca, Türkçe’yi iyi bilen Kont Marsigli’yi sulh için gönderdiler ise de, anlaşma sağlanamadı. 

Venedikliler de boş durmuyordu. Papalık ve Floransa’nın desteğiyle Girid’e kadar gelip Hanya’yı kuşattılarsa da, Ağustos 1692 yılında büyük kayıplarla çekilmek zorunda kaldılar. Bu arada sadrazam Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa’nın serdar-ı ekrem olarak sefere çıkması, Belgrad’ı kuşatan Alman kuvvetlerinin Cafer Paşa tarafından perişan edilmesi ve Kırım Hanı Selim Giray’ın Erdel’e girmesi, Osmanlı kuvvetlerini epeyce ümitlendirdi. Ancak haçlı kuvvetlerini arkasına alan Venediklilerin Eylül 1694’de Sakız Adasını teslim almaları İstanbul’u endişeye düşürdü. Bu sıkıntıya dayanamayan II. Ahmed, Sakız’ın geri alınışını göremeden Edirne’de Şubat 1695 yılında vefat etti. 52 yaşındaydı. Bizzat kendisinin yazdığı Kur’ân’ı ve hatıra defteri ile meşhur olan II. Ahmed, Arapça ve Farsça’ya mükemmel denecek kadar vâkıftı. Devlet meseleleri ile diğer iki ağabeyinden daha ilgiliydi.

Tek bir kadın efendisi bilinmektedir ki, Râbi‘a Haseki Sultân’dır ve Haseki Sultân diye anılmaktadır. Çocukları ise şunlardır: 1- Âsiye Sultân. 2- Hatice Sultân. 3- Âtika Sultân. 4-Şehzâde Selim. 5-Şehzâde Abdullah. 6-Şehzâde Sultân İbrahim Hân .

Kaynak: Osmanlı Araştırmalar Vakfı
22.06.1691Sultan II. Süleyman’ın ölümü.
II. Ahmed’in Edirne’de padişah oluşu.
19.08.1691Salankemen muharebesi.
Avusturyalılara karşı yenilgi ve Fazıl Mustafa Paşa’nın şehadeti.
29.06.1691Avusturya seferi için hareket eden Fazıl Mustafa Paşa’nın Sofya’ya gelişi.
30.08.1691Avusturyalıların Lipova’yı kuşatmaları.
Kadı Ali Paşa’nın sadareti.
09.1691Avusturyalıların Varat Kalesi’ni kuşatmaları.
14.01.1692Tökeli İmre’nin, Sadrazamın daveti üzerine Edirne’ye gelişi.
27.03.1692Kadı Ali Paşa’nın azli, Hacı (Çalık) Ali Paşa’nın sadareti.
12.06.1692Varat Kalesi’nin düşmesi.
21.06.1692İngiltere ve Flemenk’in, Osmanlı-Avusturya savaşında barışı sağlamak için arabuluculuk teklifleri.
30.06.1692Sadrazam Hacı Ali Paşa’nın Belgrad Kalesi’ni onarmak amacıyla Edirne’den hareketi.
18.07.1692Venedik’lilerin Hanya kuşatması.
02.08.1692Veziriâzam Çalık Ali Paşa’nın Belgrad’a gelişi.
27.03.1693Çalık Ali Paşa’nın istifası.
Bozok’lu Bıyıklı Mustafa Paşa’nın sadareti.
07.06.1693Büyük İstanbul yangını.
07.07.1693Sadrazam ve Kırım Hanı Selim Giray arasında savaş kararı ile ilgili olarak yapılan toplantı.
12.09.1693Avusturyalıların Belgrad kuşatmasını kaldırmaları.
14.03.1694Bozoklu Mustafa Paşa’nın azli.
Sürmeli Ali Paşa’nın sadareti.
04.09.1694Osmanlı Ordusu ile Kırım Kuvvetleri’nin birlikte hareket ederek Petervaradin önüne gelmeleri.
12.09.1694Varadin Kuşatması.
09.1694Papalık, Malta ve Floransa gemileri ile Venedik Donanması’nın Sakız önlerine gelip, adaya asker çıkarmaları.
21.09.1694Sakız Adası’nın Venedik’lilere teslimi.
15.12.1694Petervaradin kuşatmasının kışın gelmesi sebebiyle kaldırılması.
Kırım Hanı’nın ülkesine sadrazam Ali Paşa’nın da Edirne’ye gelişi.
06.02.1695Sultan II. Ahmed’in ölümü. 

NEVRUZ BAYRAMI

İYİ AKŞAMLAR
bu gün sizlere baharın gelişini kutlamak amacıylaortaya çıkan nevruz bayramını anlatacağız.
keyifli okumalar.

Nevruz bayramı (Newroz) her yıl 21 Mart tarihinde pek çok millet (Farslar, Kürtler, Zazalar, Azeriler, Anadolu Türkleri, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Türkmenler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar, Karakalpaklar, Kazaklar) tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramıdır.
Kelimenin aslı eski Farsçadan gelir: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı "yeni gün/günışığı" dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır (nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün
İrani dillerdeki Gün anlamına gelen Ruz (Farsça), Roç (Beluçca), Roc (Zazaca), Roz (Soranice) ya da Roj (Kurmanci) sözcükleri Proto-İranicenin "Rauça"sından gelir. Bu da eski Hint-Avrupacanın manası Işık olan *Leuk- kelime köküne dayanmaktadır. Şu en eski şekilden Rusçadaki Luç, Almancadaki Licht, Yunancadaki Leukós, Latincedeki Lux, İngilizcedeki Light ve Ermenicedeki Luy da oluşmuşlar. Proto-Iranicede Rusçadaki gibi bir k > ç ses ertelemesi ortaya çıkmışdır ve ayrıca 'L' sesi 'R'ye dönüşmüştür.

Eski İrani dili olan Avesta dilinde Raôçah zamanında esasdan Işık demekti. Eski hint-ari dilindeyse (Bugünkü Kuzey Hindistanda varolan dil grubu) Roçiş kulanılmaktadır.

Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur
Nevruz diğer Türk devlet ve topluluklarında da kutlanılır. Bunlardan Azerbaycan'da Novruz, Kazakistan'da Nawrız meyramı (Наурыз мейрамы), Kırgızistan'da Nooruz (Нооруз), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Mart dokuzu Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri'nde Mevris adları ile anılır.

Farsça'da yazılışı Nouruz'dur. Türk kökenli bir devlet olan Kazakistan'da (Наурыз мейрамы) Navrız meyrami adı ile kutlanan Nevruz Arnavutluk'ta ise Sultan Nevruz olarak isimlendirilir.

ÇANAKKALE ŞİİRİ

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? 
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi, 
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya- 
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. 
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! 
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı! " 
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, 
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! 

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, 
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1) 
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2) 
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada! 
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; 
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. 
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... 
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ! 
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl, 
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl, 
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; 
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. 
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... 
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. 
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb, 
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; 
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; 
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; 
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. 
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, 
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam. 
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; 
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer... 
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, 
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak. 
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, 
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. 
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, 
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre. 
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler... 
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler! 
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; 
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman? 
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? 
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm. 

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, 
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer; 
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; 
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi. 
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: 
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek. 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... 
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, 
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3) 
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. 
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... 
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. 
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? 
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın. 
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... 
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb. 
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; 
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; 
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle, 
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; 
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4) 
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; 
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına, 
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, 
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; 
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem; 
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... 
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini, 
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i, 
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... 
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, 
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, 
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... 

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber, 
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber. 


video

istiklal marşımızın kabulü

sevgili okurlarımız, bu haftaki köşe yazımı, istiklal marşımız için ayırdım.
merhum, mehmet akif ersoyun yazdığı, istiklal marşımız 571 hece, 1453 harften oluşuyor.
bu şiiri yarışmaya sunduğunda, maddi bir gelir beklemeyen akif, bu duruşuyla  dikkatleri üzerine toplamıştır.
yarışmayı kazanacak bu şiir, artık türk evladının dillinden düşmeyen,   7 den 70 e gururla söylediği bir marşa dönecektir.
istiklal mücadelesinden çıkmış  yeni türkiye cumhuriyeti bu marşı  gururla söylüyecek ve bayrağımız  dalgalandıkça söylenmeye devam edecektir.
insanlarımızın ve, devletimizin herzaman güzel günleri görmesi dileğiyle.

MEHMET EMİN RESULZADE KİMDİR

iyi akşamlar.
bu gün sizlere azerbayca ın en önemli isimlerinden MEHMETEMİN RESULZADE nin hayatını anlatacağız.
keyifli okumalar.
...
AZERBAYCAN TÜRKLÜĞÜNÜN KAHRAMANI
MEHMET EMİN RESULZÂDE
( 1884 – 1955 )

Azerbaycan Milli İstiklal Davası’nın en önemli savunucularından olan Mehmed Emin Resulzade, önce Çarlık, ardından da Bolşevik Rusyası’na karşı fikirleri ve kalemiyle savaşmıştır. Resulzade, Azerbaycan’ın Himmet, Füyuzat, İrşad, Terakki, Yoldaş adlı yayın organlarından uzun yıllar başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere, tüm Türk dünyasının haklarını savunmuştur.

İran’dan Türkiye, oradan da tekrar Azerbaycan’a uzanan serüvenin sonucunda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olan Resulzade, devleti ve milleti için yaptığı başarılı çalışmalarıyla takdire şayan olmayı başarmıştır. Ayrıca Ziya Gökalp’in İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak sloganını kendine şiar edinerek milleti için en iyi geleceği planlamış ve bu uğurda vatanından sürgün olmak zorunda kalsa da bu fikriyatından asla vazgeçmemiştir. Bu çalışmamızdaki amaç da başta Azerbaycan Türklüğüne olmak üzere, eserleri ve faaliyetleriyle tüm Türklüğe hizmet etmiş olan Mehmed Emin Resulzade’nin hayatı, ilmi ve kültürel faaliyetleri, fikriyatı ve eserleri hakkında bilgi vererek bilinmesi gereken önemli bir döneme ışık tutmaktır.

Hayatı, İlmi ve Kültürel Faaliyetleri

1884’te Bakü yakınlarındaki Novhanı köyünde doğan Mehmed Emin Resulzâde, Hacı Molla Ali Ekber adında tanınmış bir din âliminin oğludur. Annesi Zalkızı Ziynet’tir. Küçük yaşlarda dini bilgiler tahsil ederek Arapça ve Farsçayı öğrenmiştir. Daha sonra Rus-Tatar mektebini bitirmiş ve ardından Bakü Teknik Okulu’na devam etmiştir. Bu dönemde Rusya Müslümanları arasında meydana gelen yenilikçi hareketlerden etkilenen Resulzade, İsmail Gaspıralı’nın bayraktarlığını yaptığı usûl-i cedit okulları ve eğitim kampanyasına katılarak milli uyanışa büyük destek vermiştir..[1]

Resulzade, 1902’de Rus sömürge yönetimine karşı mücadele etmek için Müslüman Gençlik Teşkilatı adıyla gizli bir teşkilat kurmuştur. Bu cemiyet Müslüman Demokrat Müsavat Cemiyeti ismini alarak çalışmalarını sürdürmüştür.[2] Böylece ilerleyen yıllarda Çarlık Rusya’sının korkulu rüyası haline gelen Resulzade, gizli devrimci derneklerin faaliyetlerine bizzat katılmıştır.

Basın-yayın hayatındaki faaliyetleri Bakü, İstanbul ve Tahran’da geçen Resulzade’nin ilk yazarlık hayatına atılışı 1903’te başlamıştır. 1903’te Tiflis’te Şah-tahtlı Ağa tarafından neşrolunan Şark-i Rus gazetesinde yazmaya başlamıştır.[3]

1904 yılında Rusya Sosyal Demokrat Federal Partisi’ne bağlı “Himmet” Sosyal Demokrat grubunun üyesi ve kurucusu olmuş ancak teşkilatın Bolşeviklerin eline geçmesi sonucu örgütten ayrılmış ve artık sosyalist faaliyetlere yaklaşmamıştır.[4] Resulzade’nin sosyalist görüşten ayrılmasını Şark-i Rus gazetesinde belirttiği bilinmektedir. Bu yazısında “Türk münevverlerinin kendi aralarında Rusça değil, Türkçe konuşmaları lazım geldiği” tezini müdafaa etmiştir. Bu da Mehmet Emin Resulzade’nin sosyalist aydınlara yönelik eleştirilerini[5] ve Türkçenin korunmasına verdiği önemi ortaya koymaktadır.

Resulzade, ilk makalesini de 1903’te Şark-i Rus gazetesinde yayınlamıştır. Bu dönemde 19 yaşında bulunan Resulzade, daha sonra Ali Bey Hüseyinzade’nin Bakü’de çıkardığı Hayat ve Füyuzat adlı dergilerde makaleler yazarak milli davasını sürdürmüştür.

Ayrıca makale yazarlığının dışında şiirle de ilgilenen aydın, akrabalarının milli olaylar karşısında sessiz kalmaları ve atak olmamalarına sinirlenerek Füyuzat dergisinde yine milli davasını savunduğu şiirlerini yayınlamıştır.[6] Böylece Resulzade’nin yazarlık yönünün yanında şairlik yönüne de tanık oluyoruz.

1903 senesinden itibaren Azerbaycan’da “Safa”, “Necat”, “Edeb Yurdu” Cemiyet-i Hayriye”, gibi cemiyetlerde çalışan ve kurduğu gizli derneklerle çarlığa karşı mücadelesini sürdüren Resulzade, 1908-1910 yıllarında İran’daki meşrutiyet hareketine iştirak etmiştir.[7]

Bu sıralarda Tebriz’de meydana gelen İran inkılâbı, hürriyet ve demokrasi aşkı Mehmet Emin Resulzade’yi de etkilemiştir. Hürriyet ordusunun zaferle Tahran’a girişi ve meşrutiyetin ilanı üzerine Tahran’da Avrupa usulünde yayın yapan ilk gazete olan İran-i Nov açılmış ve gazetenin müdürü ve başyazarı Mehmet Emin olmuştur. Merkez Partisi’ne dâhil bulunduğu “Demokrat Parti’nin ideolojisini, söz konusu partinin lideri Seyyit Hasan Takizade ile beraber savunmuştur. Türkiye’de hürriyet ve meşrutiyet adına meydana gelen tüm bu olumlu gelişmelere karşılık Rusya’da mutlakıyet ve irtica yine başlamıştı. Kafkasya’nın dibinde hür ve demokratik bir rejimin kurulmasını kaldıramayan Rusya, ordusuyla birlikte İran’a girerek İran’da baskıcı ve irticai tutumlarda bulunarak Millet Meclisi’ni bombalamıştır.[8] Resulzade böylece, Rusya’da bu dönemde İran kabinesi üzerinde etkili olan Rus elçiliğinin isteğiyle İran’dan çıkarılmıştır. Bunun üzerine Resulzade, İran’dan kaçarak 1911’de İstanbul’a gelmiş ve burada Türk Ocakları’na katılarak Türk Yurdu’nda yazılar yazmaya başlamıştır.[9]

Resulzade’nin Türkiye’ye iltica etmesinin sebepleri arasında onun faaliyetlerinin İran hükümetini rahatsız etmesi ve yazdığı İran Türkleri adlı seri makalesinde belirttiği görüşleridir. Çünkü Resulzade, İran’dan yana değil Türk milliyetçilirinden yanaydı.[10] Bu nedenle İran topraklarında kalması Resulzade için hayatî bir tehlikeydi.

Mehmet Emin, İstanbul’da bir taraftan yeni kurulan Türk Ocağı’nda İran Türklerine dair yazılar yazıyor, bir taraftan da davasını sürdürüyordu. Ayrıca, bu sayede Çar aleyhine yazılar da yazabildiği gibi 1911’de Bakü’de Milli Demokrat Müsavat Partisi’nin kurulmasını teşvik ediyordu. Resulzade’nin Bakü’ye dönüşü ise 1913’te Romanov sülalesinin 300. kuruluş yıldönümü münasebetiyle çıkarılan genel aftan istifade etmesi şeklinde olmuştur. Bakü’ye dönen Resulzade, çeşitli dergi ve gazetelerde yazarlık yapmaya başlamıştır. Daha sonra 1915’te milliyetçilik fikrini savunan Açık Söz gazetesinde yazmaya başlamıştır.

İstanbul’daki sürgün hayatı boyunca zaman zaman başta Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Adalet Ağaoğlu, Ali Bey Hüseyinzade ile görüşen Resulzade, Ziya Gökalp mefkûreciliğinin mürevvici olmuştur. Ziya Gökalp’ın İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak makaleleri adeta Resulzade’nin ruhunu sarmalamıştır. Bakü’ye döner dönmez de basındaki şiddetli dil münakaşalarında Ziya Gökalp nazariyesinin muhafazasını yapmış, hatta Açık Söz gazetesinde Ziya Gökalp’ın İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak umdesini ideolojik şiar olarak benimsemiştir. Resulzade, bu şiar ile Azerbaycan’a Hem Türkçülüğü hem de Türkiyeciliği sokmayı başarmıştır. Resulzade, bu sloganı daha sonraları “Türk Ümmetindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Ümmetindenim” şekliyle değiştirerek milliyetçilerin oluşturduğu Müsavat Partisi’nin programına önsöz yapmıştır.[11]

Böylece Resulzade ve arkadaşları, Türkçülükle halkçılığa hizmet gayesi ile kurulmuş bulunan Açık Söz gazetesi, Azerbaycan’ın bağımsızlık dümenini elinde tutan Müsavat Partisi ve Ziya Gökalp’ın şiarı sayesinde Milli Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır.[12] Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nin Birinci Cihan Harbi’nden yenik çıkması Azerbaycan Türklerini kendi başına bir müstakil devlet kurmaya mecbur etmiştir. Mehmet Emin Resulzâde, 1917’de Müsavat Partisi’nin Birinci kurultayında başkan seçilmiş ve böylece Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne giden yolu açmıştır.[13]

Resulzade‘nin Siyasi Faaliyetleri ve Azerbaycan Cumhuriyetinin Kurulması

1917’de bu gelişmeler yaşanırken Rusya’da ihtilal gerçekleşmiştir. Rusya Müslümanları, İhtilalin getirdiği coşkuyla ilk defa bütün Rusya Müslümanlarının toplandığı bir kongre gerçekleşmiştir. Mehmet Emin Resulzade bu kongrede büyük cesaret ve özenle Müslümanların haklarının büyük savunucularından olmuştur.[14]

11 Mayıs 1917’de Moskova’da gerçekleşen Umum Rusya Müslümanları Kongresi’nde Resulzade ve Ali Merdan Topçu’nun bildirdiği ve önerdiği konular oldukça dikkat çekmiştir. Bu önerilerden Resulzade’nin sunduğu ve savunduğu “Rusya Federasyonu içinde topraklı muhtariyet” tezi, yani Rusya’nın parçalanması ve her milletin kendi geleceğini tayin etmesi fikri kongre üyeleri tarafından büyük bir coşkuyla kabul edilmiştir.[15] Tüm bu gelişmeler yaşanırken önce Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan arasında Mavara-yı Kafkasya Federasyonu oluşturulmuş, ardından Gürcistan federasyondan çıkıp bağımsızlığını ilan etmiştir. Sonra Azerbaycanlı federasyon üyeleri de kendilerini Azerbaycan Milli Şurası kabul ederek şuranın başkanlığına Müsavat Partisi lideri Mehmet Emin Resulzade’yi seçmişlerdir. 28 Mayıs 1918’de ise Tiflis’te Azerbaycan Misak-ı Millisini ilan etmişlerdir.[16] Resulzade daha sonra, Güney Kafkasya seyminde Müslüman fenksiyonunun başkanı sıfatıyla Kafkasya’nın Rusya’dan tamamen ayrılmasını ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulmasını istemiş ve iki yıl devam eden bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk başkanı olmuştur.[17]

Mehmet Emin Resulzade ve Osmanlı Siyasi İlişkileri

Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanması üzerine Osmanlı ile ilişkileri geliştirmek adına Osmanlı ile siyasi ve askeri işbirliği anlaşmaları imzalamıştır. Resulzade, bu anlaşmalarla Kafkasya milletlerine müstakil milli bir devlet yaşatma teminatını vermiştir.[18]

1918’in ortalarında yoğun bir şekilde başlayan Osmanlı-Azerbaycan ilişkilerinin seyrini Mehmet Emin Resulzade’nin Osmanlı’ya yazdığı raporlardan daha iyi anlama imkânına sahibiz. Mehmet Emin Bey’in Osmanlı arşivinde bulunan belgelerdeki ifadelerinden toplam yedi adet raporun var olduğu çıkarımı yapılmıştır. Bununla birlikte ilk raporun 19 Temmuz, sonrakiler 29 Temmuz, 4 Ağustos, 2 Eylül ve 2 Ekim tarihlidir. Azeri Heyeti 21 Ekim’de İstanbul’dan ayrılmıştır. Azeri Heyeti’nin raporlarında siyasi (Osmanlı-Almanya ve Azerbaycan İlişkileri), iktisadi (Azerbaycan-Osmanlı iktisadi anlaşmaları ve Azeri para birimi), kültürel (İstanbul’da mahsur kalan talebeler; kitaplar, muallimler, Kafkas Terakki Cemiyeti), Azerbaycan Hükümeti’ne tavsiyeler ve İstanbul Hükümeti’nin diğer çalışmaları yer alıyordu.[19]

Resulzade’nin Hariçteki Mücadelesi ve Son Zamanları

İstanbul’a gelen Resulzade, sadece Osmanlı ile değil burada bulunan yabancı devletlerin ileri gelenleri ile görüşerek Bakü’nün işgalden kurtulmasını destek istemiş fakat olumlu bir sonuç alamamıştır. 15 Eylül 1918’de şehri işgalcilerden temizlemesinin ardından merkez Bakü’ye taşınmıştır.. Resulzade bu dönemde, Müsavat Partisi’nin ikinci kongresinde yeniden parti başkanlığını seçilmiştir. 27 Nisan 1920’de ise Bolşeviklerin idareyi ele geçirmesi üzerine tutuklanarak Bakü’ye getirilmiş ve hapse atılmıştır.[20]

Tarihe Azerbaycan tarihinin en kara günü olarak geçen 27 Nisan 1920’de Azerbaycan Devleti tarihe karışmıştır. Resulzade’nin büyük emeklerle kurduğu ve ayakta tuttuğu bağımsız cumhuriyetin hazin sonu Resulzade’yi çok derinden etkilemiştir. Devletinin yıkılmasında Bolşevik askerleri kadar yerli komünistlerin de rolü olduğunu söyleyen Resulzade, hiç affetmediği bu insanlar için “bari komünist de olsa bağımsız bir Azerbaycan kalsaydı” şeklinde sitemde bulunmuştur.[21]

Bakü Çeka hapishanesine atılan Emin Bey, daha sonra Stalin’in müdahalesiyle Moskova’ya götürülerek Sovyet polisinin genel nezaretine alınmıştır. 1922’de Fin Körfezi’ne kaçarak Finlandiya’ya sığınmış ve oradan da Batı Avrupa yolu ile İstanbul’a gelmeyi başarmıştır.[22] Burada, Kasım 1923’e kadar 4 sayı neşreden Yeni Kafkasya dergisinde çarlık yönetimi altında bulunan Türklerin durumlarıyla ilgili olmak üzere Sovyetleri ve İran’ı hedef alan yazılar yazmıştır. Sovyetler, sert yazılarından dolayı düzenlediği çeşitli oyunlarla Resulzade’yi buradan da kaçırtmayı başardılar. 1928 yılında Avrupa’ya kaçan Resulzade, burada Promete Derneği’ne (Rusya mahkûmu milletlerin birleşmiş cephesi) mensup Kafkasyalı halklar ile 1934’te Kafkasya Federasyonu misakını imzalamıştır. Resulzade, 1929-­1939 yılları arasında Paris’te Fransızca neşredilen Promete adlı dergide, 1932-1938 arası Kafkaz adlı dergide, 1934-1938’de Berlin’de kendi yönetiminde çıkan Kurtuluş ve İstiklal adlı gazetelerde ve ayrıca Müsavat Bülteni’nde çok sayıda makale yazarak milli davasını her gittiği yerde savunmuştur.[23]

Mehmet Emin Bey, İkinci Dünya Savaşı’ndan dört sene önce faaliyetini Varşova’ya nakletmiş ve Polonya’nın istilası üzerine Bükreş’e geçmiştir. Alman-Rus savaşı esnasında Alman dışişleri müdürünün kendisini Almanya’ya daveti üzerine 1942’de Kafkasyalı diğer milletlerin temsilcileri ile birlikte Almanya’ya gitmiş fakat burada Nazilerin mahkûm milletleri anlama yeteneğine sahip olmadıklarını düşünerek Berlin’den ayrılıp tekrar Bükreş’e geçmiştir.[24] 1944’te Bolşeviklerin Bükreş’e yaklaşması nedeniyle batıya giden Resulzade, 24 Nisan 1945’te Amerikan işgal mıntıkasına geçmiştir. Tüm bu sürgün hayatının ardından nihayet 1947 Eylül ayında Türkiye’ye gelerek Ankara’ya yerleşen Resulzade, burada ömrünün geri kalan kısmını çeşitli konularda konferanslar vererek, risaleler, makaleler yayınlayarak geçirmiş ve 1955 yılında hayata gözlerini yummuştur.[25]

Resulzade’nin Fikriyatı

Azerbaycan Devlet fikrinin ve istiklal aşkının canlı bir örneği ve sönmez meş’alesi olan Mehmed Emin Resulzade, düşmanlarının Azerbaycan milli kurtuluş hareketini baltalamaya çalışmaları karşısında davası uğruna verdiği savaş ve kurduğu Müsavat adlı partisi ile hafızalardan kazınmamıştır. Ayrıca Resulzade, milli bilinci yeni yeni gelişmeye başladığı Azeri-Türk toplumunun önünde bulunmuş, geri zihniyet ve Rusya’ya karşı kalemiyle elli yıla yakın savaşmıştır.[26]

Ali Bey Hüseyinzade’nin Müslümanlığı yalnız bir din, milliyeti de Türklük olarak ifade eden görüşleri, Mehmed Emin Resulzade üzerinde de etkili olmuştur. Aralık 1906’da Tekâmül gazetesini çıkarmaya başlayan Resulzade, bu gazetede bir makalesinde bütün insanların, milletlerin, sınıfların hukukta ve seçimde eşit olması gerektiğini söylemiştir. Resulzade’nin bu tezi daha sonraki yıllarda insanlara milletlere istiklal şeklinde formüle ettiği bir mefkûreye dönüşmüştür.[27]

Resulzade’nin Dil Konusundaki Düşünceleri

Resulzade’nin dil konusundaki düşüncelerinden bahsedersek, Dirlik dergisinde (1914­-1916) ulusun bilimsel tanımını yapan Resulzade, “Milli Dirilik” başlıklı seri makalesinde milletin din birline değil, dil ve kültür birliğine dayandığını, Müslümanlığın milleti değil, dinin bir cemaati ifade etiğini söylemiştir. Bu açıklamaya göre Ulus; dili, edebiyatı, dini, tarihi, örf, adet ve ananesi ortak olan grubun adıdır. Bütün bu etkenler arasında dili bir adım öne çıkaran Resulzade, tarihte birçok din değişen millet olduğunu fakat dilin asla değişmez olduğunu söylemiştir. O, yine Rusya Türklerini Fars, Tatar şeklinde ayırmanın yanlış olduğunu vurgulayarak bu tanımlamaların temelden yoksun olmalarına bağlamıştır. Yine Resulzade’nin “Eğer milli kimliğimizin bilincinde olsaydık Türk sahnesinin opera sanatçısı olmalarıyla övündüğümüz insanların soyadlarını Ağdamski, Sarabski yerine Ağdamlı ve Serablı şekinde çağırırdık.”[28] şeklindeki sözleri Resulzade’nin milli dile verdiği önemi kanıtlamaktadır. Resulzade, Azeriler ve Osmanlılardan farklı olarak mahalli dilin ya da Osmanlı Türkçesinin Türk dünyasının ortak dili olmasını kabul etmiyordu.[29] Fakat ayrı bir edebi Azerbaycan dili kurmanın Türk halkları birliği fikrine ters düşeceğini söylüyordu. Onun dille ilgili düşüncesine göre Osmanlıca yabancı kelimelerin ilavesi ile zorlamayla bir Türkçedir. Bu nedenle yabancı kelimelerden arındırılan saf bir Türkçe, ortak dil kabul edilebilirdi.[30]

Resulzade’nin Milliyetçilk Anlayışı

İdeal bir Türk milliyetçisi ve imanlı bir Müslüman olan Resulzade, devlet idaresinde milliyetle dini inançların ayrı düşünülmesi gerektiğini söylerken bu iki ifadenin soysal hayatta birbirini tamamladığını düşünüyordu.[31] Resulzade, Açık Söz’ün ilk sayısında milliyetçilikle ilgili yazdığı “Tuttuğumuz Yol” isimli makalesinde milli kimlikle ilgili şu şekilde bir açıklama yapmıştır: “Sağlam, metin ve uyanık mefkûreli bir milliyet getirmek istiyorsak şayet mutlaka üç esasa sarılmalıyız: Türleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak.”[32] Resulzade’nin bu sözleri onun Ziya Gökalp fikriyatına ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.

Resulzade’nin Rusya’ya ve Komünizme Bakışı

Resulzade, Rusya’yı Türk illerinin istiklal ve özgürlüklerini gasp etmiş, emperyal bir devlet olarak görmekte ve Rus’un kızılının da beyazının da aynı olduğunu düşünmektedir. Komünizmi ise dünya için her zaman tehlikeli görmüş ve bunun Rus emperyalizminin yeni şekli olduğunu söylemiştir. Bu nedenle yazdığı makalelerinde Rus komünizminin sakıncalarından bahsederek Türk halklarını uyarmaya çalışmıştır.

Mehmed Emin Resulzade’nin Eserleri

– Azerbaycan Cumhuriyeti: Keyfiyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti, İstanbul 1992

– Das Problem Aserbeidschan, Berlin 1937, trc. Sebahattin Şimşir-Perihan Mete, Ankara 1996

– İstiklal Uğrunda Mücadele, Varşova 1938

– Milli Tesanüd, Ankara 1978

– Asrımızın Siyavuşu, haz. Arasoğlu, Ankara 1989

– Azerbaycan Cumhuriyeti, nşr. Asif Rüstemov, Bakü 1990

– Azerbaycan Şairi Nizami, İstanbul 1991.

– Bir Türk Milliyetçisinin Stalin’le Hatıraları, haz. Sebahattin Şimşir, Turan Yayıncılık, İstanbul 1997

– Mehmed Emin Resulzade: Eserleri, I 1903-1909, nşr. Şirmehemmed Hüseynov, Bakü 1992

– Mehmed Emin Resulzade: Eserleri, II 1909-1914, Şirmehemmed Hüseynov, Bakü 2001

– Kafkasya Türkleri, nşr. Yavuz Akpınar, İstanbul 1993 (Türk Yılı 1928’deki Yazıları)

– İran Türkleri, nşr. Yavuz Akpınar, İ. M. Yıldırım, S. Çağın, İstanbul 1993, (1912’de Türk Yurdu ve Sır’at-ı Müstakim’de çıkan yazıları

– Mehmed Emin Resulzade’nin Meclis-i Mebusan Konuşmaları (1918-1920), nşr. Sebahattin Şimşir, İstanbul 2003

– Rusya’daki Siyasi Vaziyet, İstanbul 2005

Resulzade’nin Eserlerinden Bazılarının Tanıtımı

– Bir Türk Milliyetçisinin Stalin’le Hatıraları, haz. Sebahattin Şimşir, Turan Yayıncılık, İstanbul 1997, 112.s.

Azerbaycan Milli Harekâtı’nın başkanı olan Resulzade’nin Rus çarlığına karşı giriştiği mücadele onu Stalin’le ortak bir paydada buluşturmuştur. Bu ortak nokta sonucunda Azerbaycan’ın Ruslar tarafından istilası sonucu bir süre saklanmak zorunda kalan Resulzade, hapsedildiği zaman Stalin’in insiyatifiyle Moskova’ya götürülür. Bu eserde de Resulzade, 1905-1922 yılları arasında Stalin’le tanışmasını ve sonrasında Stalin’le yaşadığı anılarını anlatmıştır.

– Kafkasya Türkleri, nşr. Yavuz Akpınar, İstanbul 1993 (Türk Yılı 1928’deki Yazıları)

– İran Türkleri, nşr. Yavuz Akpınar, İ. M. Yıldırım, S. Çağın, İstanbul 1993, (1912’de Türk Yurdu ve Sır’at-ı Müstakim’de çıkan yazıları

Mehmed Emin Resulzade, İran’dan ayrılmak zorunda kaldığı 1912 yılından sonra İstanbul’a gelmiş ve burada Türk Yurdu’nda İran Türkleri adlı makalelerini yayınlamaya başlamıştır. 6 makaleden meydana gelen bu yazısında da Resulzade, İran’daki Türklerin varlığına dikkat çekerek İran’ın üçte birinin her zaman Türk olduğunu söyleyip, İran’ın siyasi, iktisadi ve medeni hayatında Türklerin oynadığı önemli rollerden bahsetmiştir.

SONUÇ

İlmi ve kültürel faaliyetleri dışında siyasi yönleriyle de tanıttığımız Resulzade, Azerbaycan’ın Milli Davası’na öncülük ederek bu davasını tüm Türklüğe mâl etmiş ve fikriyatının devamlılığını sağlayacak memleketlerde faaliyetlerini sürdürmüştür. 1908 senesinde İran’a gelen Resulzade, bu dönem itibariyle İran Türklerinin tarihini, kültür ve medeniyetini, haklı seslerini ve yaşadıkları acıları yazdığı makalelerde dile getirmiştir. Rus tehditi sonucu buradan ayrılıp Türkiye’ye kaçan Resulzade, İran Türklerine dair yazdığı makalelerini Türk Yurdu’nda yayımlamıştır. Resulzade, burada Türklüğe ve İslam’a dair düşüncelerini rahatça dile getirebilmiş ve kendisi gibi düşünen Ziya Gökalp, Yusuf Akçura Adalet Ağaoğlu gibi aydınlardan ilham almıştır. Yine İstanbul’da bulunduğu süre zarfında çarlık aleyhine yazdığı yazılarıyla dikkat çeken Resulzade, Rus tehdidinin baş göstermesi sonucu buradan da ayrılarak vatanına dönmüştür. Aslında Resulzade’nin Türklüğe sahip çıkan tutumu ne Çarlık Rusya’sının ne de Bolşevik Rusya’sının hoşuna gitmiştir. Çünkü Resulzade’nin fikriyatı hiçbir durumda değişmemiş ve aynı istikrarı korumuştur.

1918’de Resulzade ve dava arkadaşları, büyük çabaları sonucunda en büyük hayalleri olan Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurmayı başarmışlar fakat bu bağımsızlık yalnızca iki yıl sürmüştür. 1920 yılında Azerbaycan’ın Sovyetler bünyesine alınmasıyla Mehmed Emin Resulzade bu yeni yönetime tehdit olarak algılanmış ve Resulzade bir süre hapis hayatı yaşadıktan sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Fakat bu ayrılık Resulzade’yi durdurmaya yetmemiştir. Bu anlamda, Azerbaycan topraklarından yola çıkan Resulzade, Fransa, Almanya, Polonya Romanya ve Türkiye gibi ülkelerde davasını savunan yayın organları sayesinde kalemini konuşturmuştur. Resulzade fikriyatı böylelikle, Türk dünyası sınırlarından çıkarak Avrupa’ya da taşınmış ve günümüze değin varlığını sürdürmüştür.