Bu Blogda Ara

12 Eylül 2017 Salı

12 eylül 1980 darbesi

türkiye cumhuriyeti devletinde en kanlı darbe olan 12  eylül 1980 darbesini siz okurlarıma anlatacağım.
işte 12 eylül öncesi:
ülkenin hemen her tarafında ölüm haberleri geliyor.
insanlar kanplaşmaya gidiyordu.
ülkenin gelişmesini istemeyen güçler.
tarihler 12 eylülü gösterdiğinde darbeye kalkışıyor ve başarılı olunuyordu.
saat 3 te şehirlerde tanklar dolanıyordu.
insanların gözünde  Süleyman demirel hükümetini karalıyorlardı.
hoş durum gerçekten öyleydi.
belkide birileri öyle olsun istiyordu.
12 eylül sorası:
ard arda gelen sokağa çıkma yasakları.
ekonomiye zarar vermişti.
bütün partiler kapanmış yasak kalkana kadarda yönetim kenan evrende kalmıştır.
12 eylülün kanlı ceza evi Ulucanlar:
ülkenin en azılı sağcı ve solcuları aynı hakareti aynı işgenceyi görüyordu.
ülke de yeni bir anayasaya ihtiyaç vardı.
ve 1982 ana yasası hazırlandı.
türk halkının barış içerisinde yaşamasını talep etmeyenler. hiç bir zaman türkiyeyi kendi haline bırakmadılar.
memleketimizin daima güzel günleri görmesi dileğiyle.

11 Eylül 2017 Pazartesi

11 EYLÜL VE ABD GERÇEĞİ


iyi günler değerli okurlarımız
bu gün sizlere 11 eylül olaylarını ve abd nin kirli yüzünü anlatacağız.
,
tarih 11 eylül 2001
.
saat 08 46.
binlerce kişinin gözünün önünde bir yolcu uçağı newyork un simgesi olan ikiz kulelere çarpıyor.
sonuç 3.000 ölü. kurtulan yok.
simpsonlar çizgi filminde bile yer alan ve bu çizgi film yayınlandıktan sonra gerçekleşen bu olayın altında neler var?

orta doğuda devam eden olayların sebebi olan bu saldırının ayrıntıları haala açıklanamamıştır,ve binlerce sırra sahiptir.
yada açıklamak birilerinin işine gelmemiştir.
öyleyse ben anlatayım
ikiz kulelere ilk çarpan uçağın boeing 767 olduğu söylenmiştir.
boeing 767 alüminyum konstrüksiyona sahiptir ve bir alüminyum her katında 434 ton beton kullanılan bir binayı jilet gibi delip geçemez.
bu fizik kurallarına aykırıdır.
ama o gün çekilen videolarda ise uçak binaya çarpıyor ve kanatları dahi kopmadan,bir çizik bile olmadan çıkıp gidiyor.
ormanlık bir alana düşen bir uçağın ağaçlara çarpar çarpmaz kanatların alev aldığını görmüşüzdür.
ama bu olayda nasıl oluyorsa uçak binayı delip geçiyor.
ıı dünya savaşında amerikan savaş gemilerine dalan japon kamikaze uçaklarını hatırlayalım.
orada bile hiç bir uçak gemiyi delip geçmemiştir.
diyelimki bu uçak binaya çarptı.
her tarafı çelikle kaplı olan ve t34 tanklarından dahada sağlam bir yapıya sahip olan bir binanın tamamını nasıl yıksın.
28 temmuz 1945 yılında empire state binasının 79. katına uçak çarpmış,sadece çarptığı kat ve çevresi hasar görmüştür.. ve bina günümüzdede kullanılmaktadır


bina yangın ile çökermi?
ikiz kuleler yangına dayanıklı çelikten inşa edilmiştir.
yangına dayanıklı olmayan çelik bile 1648 derecede erimeye başlar.
uçak yakıtlarında kullanılan kerosen maddesi 40 dakika boyunca yansa ancak 1120 dereceye ulaşır.
yani ne mutfaktaki patlayan tüpler,nede uçak yakıtı ikiz kuleleri 10 saniyede yıkılacak şekilde yıkamaz.

öyle yıkılmaz böyle yıkılmaz. peki bu bina nasıl yıkıldı?
nükleer patlayıcı ile.
hepinizin aklına nükleer patlayıcı deyince ortalığı yakıp yıkan,hiç kimseyi sağ bırakmayan bir güç aklına geliyor.
peki bu patlayıcı bir kayacın içine sıkıştırılırsa ne olur?
işte sonuca geliyoruz.
ortaya çelikleri dahil tuzla buz olan bina çıkıyor.

yani anlayacağınız binanın uçak ile yıkılması falan hikaye.
ikiz kuleler nükleer bir patlayıcı ile yıkılmıştır ve abd hem orada çalışan personelin,hemde ortadoğuda katlettiği masumların KATİLİDİR...

MEMLEKETİMİZİN GÜZEL GÜNLER GÖRMESİ DİLEĞİYLE

7 Eylül 2017 Perşembe

Avrupa ve yüzyıllık oyunları


.
KiMileri, bunlara, birer tarih efsaneleri  de dese. Gerçekten dünyada 100 yıllık planlar uygulanıyor.
 Bu yazımda sizlere, Osmanlı'da, ve Osmanlı'nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, oynanılan kara oyunlardan bahsedeceğim.
Dinden yıkma projesi:
19. yüzyılın başlarında Avrupa devletleri toplanarak, şu anlaşmaya vardılar:
Osmanlı'nın kadılık müderrislik, ve imamlık. Mevkilerine, kendi adamlarımızdan yerleştirmemiz gerekiyor.
Böylelikle osmanlıyı, 100 yıl içerisinde bitirebiliriz.
Bu duruma bakarsak, bütün dini konumlar, Avrupa'nın elinde, bir yüzyıl içerisinde oluyor.

Hilafet projesi:
Halifeliğin kaldırılmasıyla, İslam birlik ve bütünlüğü bozulacak. Bunun içinde, Avrupa'da yetiştirilen Türkler kullanılacaktı. İttihat
Terakki mensuplarından bahsediyorum. Batıcılık  hayranıyla kavrulan bu insanlar.
Osmanlıyı, birinci Dünya Savaşı'na sokarak. Halifeliği tehlikeye attı.
Türkiye'yi İstikrarsızlaştırma, projeleri:
Darbe projeleri:
Her devlette askeri güç, ne kadar da tarihler değişirse değişsin,
 Önemlidir.
1980'e kadar, askerlerin içine  sızmış, bazı hainler tarafından yapılan darbeler vardı.
Ancak 1  yüzyıl planı sayılmasa bile, feto projesiyle, türkiye'nin demokratik hayatına zarar verilmeye çalışıldı.
Ekonomik ist İstikrarsızlaştırma, projesi:
Türkiye cumhuriyeti, İ.m.f İle, bir çok kez masaya oturdu.
Ekonomi bir devletin her şeyidir.
Ekonomisi olmayan bir devlet, daha tam bağımsızlığını kazanamamıştır.
Son borcunu da, ak parti döneminde ödeyen, Türkiye cumhuriyeti.   Bu 100 yıllık planı da çürütmüştür.
Memleketimizin daima güzel günleri görmesi dileğiyle.

3 Eylül 2017 Pazar

MOĞOLLARIN ANADOLUDAKİ ETKİLERİ

Baycu noyan ın Anadolu'daki etkileri

İyi akşamlar değerli okurlarımız bu araştırma yazımda sizlere baycu noyan hakkında bazı bilgiler vereceğim
Biliyorsunuz kibaycu noyan konusu diriliş ertuğrul adlı bir dizide de işlenmişti
Ve dizide noyan ile ertuğrul karşı karşıya gelmiş gibi gösterildi
Hatta noyan ı ertuğrul öldürmüş gibi gösterdi
Bakalım bu bilgi ne kadar doğru
Yazının devamını okuyarak
Öğreneceğiz

Herkese keyifli okumalar


XII. yüzyıla kadar dağınık halde yaşayan Moğollar, bu tarihte Cengiz Han öncülüğünde siyasi birliklerini sağlayarak Asya bozkırlarında birden büyük bir güç haline gelmiş ve XIII. Yüzyılın başında tüm Avrasyaya amansızca saldırmışlardı. Dünya tarihinin gördüğü bu büyük istila elbette sadece Cengiz Han’ın kudreti ile gerçekleşemeyecekti. Moğolların bu geniş istila hareketlerinin başarıya ulaşmasında katkısı olan pek çok komutan ve vali vardı. Bunların en dikkat çekeni ise daha Moğolların Ceyhun’u aşıp da batıya ilerlediği ilk yıllardan beri Ceyhun’un batısının zabtı için uğraşan Baycu Noyan’dır.


Baycu Noyan Kimdir?


Baycu Noyan, Moğolların savaşçı özellikleriyle tanınan Besud kabilesine mensup bir ailenin çocuğuydu. Moğolların ilk istila hareketlerinden itibaren ordu içinde adı duyulan bir kimse olarak Cengiz Han’ın önemli komutanlarından Jebe’nin yeğeniydi. Baycu’nun adının ciddi anlamda ilk defa duyulması 1228 tarihidir. Bilindiği üzere Moğolların İran’ı istilası 1220 yılında başladı ve ilerleyen yıllarda da yayılarak devam etti. Bu seferlerin önemlilerinden birisi olarak kabul edilen 1228’deki İsfâhan seferine katıldı. Burada kabiliyetlerini gösteren Baycu Noyan, dönemin Anadolu ve Azerbaycan valisi olan Cormagon Noyan tarafından himaye edilmiş ve Kafkasya’nın zaptı ile görevlendirilmişti. Burada büyük başarılar elde ederek Kafkasya’nın Moğol hakimiyetine girmesini sağladı. Bu başarısı Moğol hükümdarı Ögedey’in takdirini kazanmasını sağladı. Bunun üzerine de takip eden yıllarda Moğolların Batı Kafkasya ve Azerbaycan valisi olarak atandı.

Baycu Noyan’ın Valiliğinin İlk Dönemi

1242 Ögedey Han’ın ölümü ile ülkede bir kargaşanın yaşanmasını engellemek amacıyla batı şehirlerine doğru kalabalık bir ordu ile ilerledi. Tam da Türkiye Selçukluları'nda baş gösteren Babaî isyanın Selçuklularca zor bastırıldığını gören Baycu Noyan bu fırsatı değerlendirerek Selçuklular üzerine de yürümüş 1242 yılında 30. 000 kişilik kalabalık bir ordu ile Türkiye topraklarına girerek Erzurum’a kadar ilerledi. Kafkasya’da ordusunun Ermeni ve Gürci askerleri ile de takviye eden Baycu Noyan 1242 sonbaharında Türkiye içinde Erzurum ve çevresinde büyük bir güç gösterisi yaptı. Yaklaşık 30 yıldır bütün Asya’yı tehdit eden Moğol tehlikesi artık Türkiye üzerinde hissedilmeye başlamıştı. Selçuklularla beraber büyük bir altın çağ yaşayan yarım ada, artık büyük bir tehlikenin arifesindeydi.

Baycu Türkiye’de Türkiye Moğol Tehlikesi Altında Kösedağ Faciası

Baycu Noyan'ın önünde iki hedef vardı. Bunlar henüz ele geçirilmemiş olan Bağdat Abbasi Halifeliği ile Türkiye Selçuklularıydı. Daha önceleri Halifelik üzerine birçok kere akınlar yapılmasına rağmen çevresinde güçlü müstahkemlerin olması sebebiyle şehre yaklaşamamışlardı. Bu sebeple oranın fethi İran üzerinden hemen hemen imkânsız gibiydi. Türkiye Selçukluları ülkesine ise şimdiye kadar birkaç ufak akın dışında ciddi bir hareket yapılmamıştı. Üstelik Anadolu’ya açılan yoldaki en büyük engeli teşkil eden Erzurum yolu da açılmıştı. İşte bütün bu sebepler sonucu Baycu öncelikli hedef olarak Anadolu'yu seçti. Ancak akla hemen şu soru geliyor. Türkiye Selçukluları Moğollara itaatini arz için elçi gönderdikleri halde Baycu Noyan Anadolu'ya niçin saldırdı? İbn Bibi'ye göre elçilik heyeti II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından yola çıkarıldı. Onlar Horasan'a ulaştıklarında İsmailîler tarafından yakalanarak hapsedildiler. Üç ay Girdkuh kalesinde kaldılar. Sonuçta Cormagun Noyan'ın emriyle kurtulup yollarına devamla Büyük Kaan'ın yanına vardılar. Orada hediyeleri sunup Selçukluların itaatini bildirdiler. Bu arada Sultan Alâeddin'in öldüğünü de arz etmeyi unutmadılar. Kaan b duruma üzülüp üç defa kıran kıran kıran (yazık) dedi. Kaan Selçukluların itaat teklifini kabul etti ve onları hoşlukla geri gönderdi. Heyet Irak’a ulaştığında ise Baycu Noyan'la Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev Kösedağ'da karşılaşmışlardı.

1242’de Baycu Noyan kumandasındaki otuz bin kişilik bir Moğol ordusu, Erzurum'a gelerek şehri aldılar. Halk kılıçtan geçirildi. Bunun üzerine, Kösedağı'na varan Selçuklu ordusu, Moğolların Erzincan’ın Akşehir beldesine gittiklerini haber aldılar. Tecrübeli kumandanlar, ordunun savunma durumunda kalması ve Moğolların üstüne gitmeme fikrindeydi. Fakat tecrübesizler veya şöhret sevgisine kapılanlar, Moğollara hücum etmek istiyorlardı. Sultan Gıyaseddîn de bu fikre uymuştu. 26 Haziran 1243 cuma günü (6 Muharrem 641) Selçuklu ordusu, Kösedağı’na vardı. İmparatorluğun akıbetini kesin olarak tayin eden savaş başladı. Selçuklu ordusu, korkunç bir bozguna uğradı. Gıyâseddîn, darmadağın olan ordunun içinde şaşkın bir hâle düşmüştü. Kıyafetini değiştirip Tokat'a kaçmak suretiyle ancak canını kurtarabildi. Moğollar, ellerine geçen sayısız ganimetleri paylaşarak Sivas'a geldiler. Sivas kadısı Kırşehirli Necmeddîn, daha öncesinden Hârezm'de bulunmuş ve Moğollardan bir payize ve yarlığ almıştı. Baycu'yu hediyelerle karşıladı ve bunları gösterdi. Bunun üzerine Moğollar, halka aman verdiler. Fakat şehri üç gün yağmaladılar. Oradan Kayseri'ye gittiler. Şehirdeki erkeklerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Kadınlarla çocukları alıp yola çıkan Moğollar, yolda yaya yürüyemeyenleri öldürdüler. Moğollarla başa çıkamayacaklarını anlayan Selçuklular, yıldan yıla ağır bir vergi vermeye razı olarak uzlaştılar. Artık Anadolu Selçukluları, Moğollara tâbi bir devlet hâline gelmişti.

Kösedağ Savaşı’yla birlikte artık Türkiye Selçuklularının siyasî gücü dağılmış, Anadolu’da tam bir kargaşa ortamı hâkim olmuştu. Selçuklu ülkesi iç karışıklıklara gark oldu. Artık Anadolu’da hâkim güç Moğollardı. Bunu kabullenemeyen Türkmen Beyleri ise otoriteye karşı isyan etmeye başlamışlardı. Sadece otoriteye karşı isyan etmiyor münferid yerlerde kendi hâkimiyet alanlarını oluşturabilmek adına birbirleri ile de çatışıyorlardı. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Baycu Noyan, Anadolu ile fazla ilgilenmemiş Azerbaycan’a geri çekilmişti. Aşağı-yukarı on yıl Anadolu’da Moğol varlığı çok yoğun bir biçimde hissedilmedi. Moğollar Selçuklu yöneticileri üzerinden hâkimiyetlerini devam ettirdiler.

Baycu Noyan Tekrar Anadolu'da

1253 yılında Moğolistan da toplanan Kurultay'da imparatorluk şehzadeler arasında paylaştırılırken Ceyhun ırmağından Mısır'a kadar İran, Azerbaycan, Anadolu, Suriye ve Mısır, Kaan Mengü'nün en küçük kardeşi Hülegü 'nün hissesine düşmüştü. Genç şehzade Hülegü sahip olduğu yerlere bir an önce ulaşmak için 1253 baharında harekete geçti ise de ancak 1255'de İran’a girdi. Bazı kaynaklara göre onun bu kadar ağır ilerleyişinin sebebi Altınordu Han'ı Batu'nun Hülegü'nün bölgeye gelmesini istememesi idi. Buna göre Batu onun Ceyhun'u geçmesini istemiyordu. Hülegü ancak Altınordu Han'ının ölümünden sonra İran'a girebilmişti.

www.tarihtenfisiltilar.com

1256 yılında yaşanan gelişmeler üzerine Baycu Azerbaycan’dan tekrar Anadolu içlerine girdi ve Konya yakınlarında tekrar Selçuklu ordusu ile karşı karşıya geldi. Yapılan savaşı şüphesiz ki Moğollar kazandı. Bu tarihten sonra artık Selçukluları'nın başkenti de Moğol tahakkümü altına girmişti. Moğol otoritesi Gıyaseddîn Keyhüsrev'in hapisteki oğlu IV. Rükneddîn Kılıçarslan’ı tahta çıkardı. Muineddîn Süleyman, pervânelik makamına geldi. Baycu, Konya'nın batısında, şehre dört saatlik bir mesafede bulunan Kızılviran'da oturmakta, Rükneddîn de yanında bulunmaktaydı. Moğollar, uzun bir müddet Anadolu'da kaldılar. Giderlerken Selçuk padişahlarının mezarları bulunan kaleden başka bütün kaleleri yıktılar.

Moğollar Anadolu’da otoriteyi tam manasıyla kurduklarına kanaat getirdikten sonra Anadolu’dan ayrıldılar. Moğolların gidişinden sonra Anadolu'da hanedan üyeleri arasında kardeş kavgası başladı. Nihayet Rükneddîn’le İzzeddîn, ülkeyi paylaşmayı kararlaştırdılar. Ama vezir Muineddîn Pervâne, Moğollara başvurdu. Moğollar, tekrar Anadolu’ya geldiler ve Rükneddîn'in üstünlüğünü sağladılar, İzzeddîn, İstanbul'a kaçtı. Rükneddin, bütün devlet işlerini eline almış olan Muineddîn'i ortadan kaldırmak istediyse de Moğollarla bir olan Muineddin, 1265 te Rükneddîn'i öldürttü, yerine iki buçuk veya altı yaşındaki oğlu III. Gıyâseddîn Keyhusrev'i tahta çıkardı. Artık bu tarihten sonra Anadolu, Moğol hâkimiyeti altında kargaşa ve istikrarsızlığa boğulmuş bir görünüme sahip olmuştu.

Hülegü Han’ın Batı’ya Gelişi Müslümanların Felaketi Hilafetin Yıkılışı

Moğolların yayıldığı geniş Asya coğrafyasında hâkimiyet kurmak oldukça zordu. Devletin her iki ucunda bir baştan bir başa seyahat, neredeyse bir yıl sürüyordu. Ayrıca ülke topraklarının büyük bir bölümünde önü alınamayan bir karışıklık ortamı da hâkimdi. Yasanın getirdiği meşrûiyet sayesinde hanedan mensuplarının isyanları ve giriştikleri hâkimiyet mücadeleleri de Karakurum’daki merkezî otoriteyi zorlayan başka önemli bir unsurdu. İşte bu koşullar altında 1252 yılında toplanan kurultayda, Moğol tarihini dahası sonuçları itibari ile Yakın Doğu tarihini derinden etkileyecek kararlar alınmıştı. Buna göre Çin’in hâkimiyeti Kubilay’a bırakılırken Ceyhun’dan başlayarak; Anadolu, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan toprakların hâkimiyeti İl-han olarak Hülegü’ye bırakılmıştı. Bu karar alındıktan sonra uçlarda bulunan noyanlar uyarıldı ve Hülegü’nün gelişi öncesi hazırlıklar yapılmaya başladı. Çormagun ve Baycu Noyanlara Anadolu’ya ilerlemeleri emredilmişti. 1254 yılında ise Mengü Kaan, kardeşi Hülegü Han’a kendisine kurultayda verilen toprakları fethetmesi için bir yarlık vermiş ve bu yarlık ile hazırlıklarını hızlandıran Hülegü, 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun’u geçip batıya doğru ilerlemeye başlamıştı. Onun bu harekâtı hem Moğol istilâsının ikinci ve daha kapsamlı aşamasının başlangıcını, hem de İlhanlılar Devleti’nin kuruluşunu sağlıyordu.

Hülegü Han’ın 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun Nehri’ni geçip Horasan’a girmesiyle Moğol istilâsının ikinci ve daha köklü dönemi başlamış oluyordu. Cengiz, Ögedey ve Göynük zamanlarında Moğollara metbû duruma giren Selçuklu ve Harezmşahlı olmak üzere pek çok ülke artık Hülegü Han’ın emrindeydi. Hülegü, idarî taksimatta kendisine verilen toprakların yerel yöneticilerinden bağlılık almak ve yeni fetihler yapmak amacıyla batıya doğru ilerliyordu.

Hülegü’nun bu güçlü ilerleyişi, önüne gelen tüm devletleri hâkimiyetine katarak devam ediyordu. Bunlar içinde en önemlisi, 20 Aralık 1256 tarihinde teslim alınan Alamut Kalesiydi. Alamut, İsmaîlilerin önemli bir merkeziydi. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a girmesi ve Büveyhoğulları’nı tasfiye etmesi ile İslâm dünyasının siyaset merkezinden uzaklaşan Şiîlerin illegal bir örgütlenmesi olan Alamut, pek çok defa Sünnîlerce kuşatılmasına rağmen ortadan kaldırılamamıştı. Şimdi ise İslâmiyet ile hiç alakası olmayan Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştı. Bu da Hülegü’nün ileri harekâtının basit bir istilâdan çok sistematik bir büyüme politikası olduğunun önemli göstergelerindendir.

Hülegü, nihayet coğrafî ve askerî açıdan küçük, ruhanî açıdan büyük bir güç olan Abbasî Halifeliği’nin sınırlarına dayanmıştı. Karşısına çıkan tüm emir ve sultanlara karşı oldukça sert ve acımasız davranan Hülegü Han, Halifeye karşı abisi Mengü’nün de uyarısıyla daha merhametli ve itibarlı bir teslimiyet çağrısında bulundu. Son halife olan el-Mutasım ise makamının ruhanî gücü ile geçmiş hadiselerde olduğu gibi bu taarruzu da atlatabileceğini düşünüyordu. Ama işler onun hesapladığı gibi gelişmedi. Nihayetinde 1258 yılında Hülegü, Bağdat’a girmiş ve bu kadim şehri tahrip ettiği gibi, Abbasî Halifesi’ni de ortadan kaldırmıştır. Böylelikle yeni bir siyasî dönem başlamış oluyordu. İslâm dünyasının siyasî ve ruhanî gücü ortadan kalkarken, Hazar Denizi’nin güney sahilleri hariç, tüm Yakın Doğu coğrafyası tek bir siyasî hâkimiyet altında toplanmış oluyordu. Bu gelişmenin ardından Hülegü, batıya doğru ilerleyişine devam etmiş, Suriye’ye girmiştir. Ancak bu ilerleyişinin son hamleleri olmaktaydı. Çünkü 1260 yılında Ayn-ı Câlut’ta Moğol orduları Memlûk orduları ile karşılaşmış ve yapılan savaşta Hülegü’nün ordusu ilk defa yenilmiş hem de ağır bir yenilgiye uğramıştır. Bu savaş ile de Moğol ilerleyişi durmuş daha batıya geçme imkânı bulamamıştır. Bu savaştan sonra Memlûk-Moğol çatışmaları uzun yıllar daha devam etmiş fakat İlhanlılar, burada lehlerine bir sonuç alamamışlardır. Böylelikle İlhanlıların batı sınırı ana hatları ile bu savaş neticesinde belli olmuştu. Fırat Nehri, iki devlet arasındaki sınırı belirlemiş oluyordu.

Baycu’nun Anadolu İçindeki Yürüyüşü ve Anadolu’dan Gördüğü Tepkiler

Aras üzerinden Anadolu’ya giren Baycu Noyan, Erzurum’dan Aksaray’a kadar tüm şehirleri tahrip ederek ilerleyişini sürdürmüştü. Hazırlıklarını tamamlayan Selçuklu ordusu da Aksaray’a doğru ilerlemeye başladı. Ramazan’ın 23’ünde 656 senesinde (1256) iki ordu Aksaray önlerinde karşılaştılar. Yapılan savaşta Selçuklu ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. İzzeddîn Muhammed başta olmak üzere Selçuklu vezir ve komutanlarının büyük bölümü hayatını kaybetti. Bozgun haberi saraya ulaşınca sultan ve hanedan mensupları hazineyi de yanlarına alarak Konya’dan kaçtılar ve Alâiye sarayına sığındılar. Selçuklular Kösedağ’dan daha ağır bir yenilgiye uğramıştı. Geçen on seneyi aşkın sürede Selçukluların devlet mekanizmasında ciddi bir çözülme yaşandı. Bu yenilgi de onun kaçınılmaz sonucuydu. Artık Anadolu’da bir Selçuklu gücünden bahsetmek mümkün değildi. Hanedan mensuplarının tutarsız politikaları ve vezirlerin iktidar çekişmeleri bu yenilgiye rağmen artarak devam edecekti. Bu durum Anadolu’daki kanaat önderlerini de bir yol ayrımına getirdi. Gerçi Anadolu tasavvufî zümrelerinin Selçuklu muhalefeti daha önceden şekillenmiş bir eğilimdi. Şimdi haklılığı da ispatlanan bu söylem olarak daha da güçlenmeye başladı. Bâbâîler isyanı ile Selçuklu yönetimine karşı tavır alan tasavvufî zümreler artık Selçuklu yönetimini hiç tanımıyorlar, Selçuklularının tabanını oluşturan Türkmen zümrelerinin yeni bir siyasî oluşumu şekillendirmeleri için uğraşıyorlardı. Bu zümrenin başını Ahî Evran ve Sadreddîn Konevî çekmektedir. Mezkûr zevât, artık Selçuklu yönetiminden bir fayda gelmeyeceğini ön görerek Türkmen zümrelerine batıya göçmelerini tavsiye ediyordu. Sadreddîn Konevî gücü olan batıya göçsün diyordu. Bu basit bir kaçıp kurtulma hâli değildi. Batı Anadolu’da Moğol tahakkümünün hissedilmediği, henüz Bizans’ın elinde bulunan toprakları fethederek, buralarda Müslüman Türk kültürünün yaşama imkânını oluşturmaya dönük bir stratejiydi. Gerek Selçuklu gerekse Moğol baskısı altında bunalan Türkmenler, bu stratejiye uygun hareket ettiler ve batı Anadolu’da Türkmen beylikleri bu şekilde oluşmaya başladı.



1243 Kösedağ Savaşı sonrasında Selçukluların çöküş noktasına geldikleri artık herkesin gördüğü açık bir gerçekti. Sonrasının nasıl olacağı ise farklı görüşlerin şekillenmesini beraberinde getirdi. Anadolu’nun önemli bir çoğunluğu Moğollara karşı mücadele yolunu seçerlerken Mevlânâ Celâleddîn Rûmî daha farklı bir yaklaşım içinde görülmektedir. Mevlânâ, Moğolların Anadolu’ya gelişlerinden itibaren onlara yakın durmuş onlarla sıcak dostluklar kurmuş ve Moğollara karşı başlatılan mücadelenin karşısında yer almıştır. Tarihî kaynaklar Mevlânâ’nın bu davranışlarını açıkça ortaya koymaktadır. Baycu Noyan’nın Anadolu’ya ilk gelişinden vefatına kadar Moğol yöneticileri ile yakınlığını hiç eksiltmemişti. Kendisinden sonra Mevlevîler de her zaman için Moğollara yakın durdular. Bu durum Mevlânâ ve talebelerine karşı bir tepkinin oluşmasını da beraberinde getirmekteydi. Moğol yönetimi Anadolu’da oldukça sert bir tarzı benimsemişti. Bu sert siyaset, Anadolu’da Moğolların hiç sevilmemesini, kabul görmemelerini beraberinde getirmişti. Anadolu’da Moğollara karşı yaşanan sıkıntının temelinde siyasî açıdan görülen iki başlılık, vergi problemi ve de coğrafyanın siyasî hareketliliği yatmaktaydı. Moğollar, Anadolu hariç, zapt etikleri bütün topraklarındaki mevcut devletleri tamamen ortadan kaldırmışlardı. Sadece -birkaç istisnası ile birlikte- Selçuklu Devleti, siyasî varlığını devam ettirebilmişti. Bu durum Anadolu’da yaşanan siyasî gerginliğin de temelini oluşturdu. Selçuklu Devleti iyice güçten düşmüştü. Siyasî olarak ayaktaydı ama malî olarak iflas etmişti. İmzalanan antlaşma gereği Selçukluların Moğollara yüklü bir vergi ödemesi gerekiyordu. Hazinesinde bu verginin karşılığı olmayan Selçuklu, ister istemez Türkmenlere yüklenmeye başladı. Türkmenlerin de bu vergiyi ödeyecek gücü yoktu. Kaldı ki bu bedeli ödemek de istemiyorlardı. İşte bu yapılanma Moğollar ile Türkmenleri karşı karşıya getirmeye başladı. Zira devletten alacağı vergiyi tahsil edemeyen Moğol komutanları, Türkmen boylarına yükleniyor onlar üzerinden vergi miktarını karşılamaya çalışıyorlardı. Böylelikle Anadolu Türkmenleri, Moğolların İran ve Azerbaycan’da çoktan silinmiş zalim taraflarını hâlâ görmeye devam ediyorlardı.

Baycu Noyan ve Mevlânâ Celâleddîn Rumî

Selçuklu ordusu karşısında zafer kazanan Baycu Noyan, Selçuklu Hanedanının da payitahtı terk ettiğini duyunca gayet vakur bir biçimde Konya içlerine doğru ilerlemeye başladı. Bu esnada sultansız kalan ahali aralarında tüm mallarını toplamaya başladılar. Şehirde kalan tek Selçuklu komutanı olan Nizameddîn Ali, bu toplama işini organize etmekteydi. Cuma namazında hutbede, halka, içinde bulunulan durumu ve tek kurtuluş yolunun mallarından vazgeçmek olduğunu anlatan etkileyici bir hutbe okur. Bunun üzerine tüm ahali varını yoğunu getirip Nizâmeddîn Ali’ye verir. Bu şekilde Nizameddîn Ali, dört katır yük altını götürüp Baycu Noyan’a şehrin affı karşılığında verir. Fahreddîn Ali’nin Batu Han’a gitmesi üzerine, Konya’yı yıkmak için söz veren Baycu Noyan şehir surunun duvarlarını yıkarak sözünü tutmuş olur. Ancak Nizameddîn Ali’nin verdiği bac sadece ahaliyi kapsamaktaydı. Hanedana ait olan Künbed-i Hâne-i Selâtin’i kapsamıyordu. Konya’nın kurtuluşu için uğraşan sadece Nizameddîn Ali değildir. Mevlânâ Celaleddîn Rûmî de Konya’nın tahkim edilmemesi için uğraşmaktaydı. Baycu Noyan komutasında Moğol askerleri, Konya’yı kuşattıklarında, Konya halkı çaresizlik içinde Mevlânâ’ya koştular ve ondan yardım istediler. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, herkes çaresizlik içinde birbirleriyle helâlleşirken kale kapısından dışarı çıktı. Konya’yı arkasına alacak şekilde bir yüksek yere geldi. Üzerinde yeşil elbiseler vardı. Yüzü örtülüydü. Bu şekilde kuşluk namazına durdu ve uzunca bir süre namaz ile meşgul oldu. İslâm’ı henüz tanımayan Moğol ordusu, bu heybetli velînin vakur duruşundan korktular. Korkularından kurtulmak için Mevlânâ hazretlerine ok atmaya niyetlendiler fakat başarılı olamadılar. Ne kadar uğraşalar da yayı geremiyorlardı. Bunun üzerine manevîyatı bozulan Moğol ordusu, atlarına binerek kaçmak istediler. Fakat bunda da başarılı olamadılar. Atların hiçbiri bir adım bile ileri gitmiyordu. Konya halkı da bu ibretlik olayı kale burçlarından izliyorlardı. Yaşanan bu olay Baycu Noyan’a aktarıldığında çadırından çıktı ve ok ve yay istedi. Mevlânâ’ya doğru ok atmaya başladı her attığı ok kendinsine geri döndü. Üç defa ok attıktan sonra atına atladı ve Mevlânâ’nın üzerine doğru yürümeye çalıştı fakat bunda da başarılı olamadı. Bunun üzerine oldukça hiddetlenen Baycu Noyan atından inerek, yürüyerek Mevlânâ’nın yanına varmak istedi ancak bunda da başarılı olamadı. İki ayağı da bağlanarak olduğu yerde kaldı. Bunun üzerine Mevlânâ’nın manevî gücü olduğunu anladı ve askerlerine, “Bu, gerçekten kutsal bir adam. Her şehirde böyle bir adam olsaydı, bunlar bize asla yenilmezlerdi. Bu adamın gazabına uğramamak lazım.” diyerek şehri muhasara etmekten vazgeçti. Bu, Mevlevîliğin temel kaynaklarından olan Eflâki’nin anlattığı bir menkîbedir.

Konya’nın Moğollar tarafından muhasarası sırasında da bu düşünceyi yansıtan bir vaka yaşanmıştı. Selçuklu ordusu karşısında zafer kazanan Baycu Noyan, Selçuklu Hanedanın da payitahtı terk ettiğini duyunca gayet vakur bir biçimde Konya içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu esnada sultansız kalan ahali aralarında tüm mallarını toplamaya başlamışlardı. Şehirde kalan tek Selçuklu komutanı olan Nizameddin Ali, bu toplama işini organize etmişti. Cuma namazında Hatip de halka, içinde bulunulan durumu ve tek kurtuluş yolunun mallarından vazgeçmek olduğunu anlatan etkileyici bir hutbede bulunur. Bunun üzerine tüm ahali varını yoğunu getirip Nizameddîn Ali’ye verirler. Nizameddîn Ali ise toplanan paraları teslim etmesi için İmam efendiyi görevlendirmişti. İmam, dört katır yükü altını Baycu Noyan’a şehrin affı karşılığı olarak götürür. Fakat Baycu’nun çadırına vardığında Baycu çadırda yoktur. Yasa gereği onu hanımı karşılar ve ona yemek ikram eder; yemekte şarap da vardır. İmam şaraptan içmeyince Baycu’nun hanımı niye içmediğini sorar İmam da “Allah onu haram kıldı.” der. Baycunun hanımı ise “Biz içiyoruz ama!” der. İmam da “Siz kâfirsiniz, içersiniz.” der. Bu cevap üzerine Baycu’nun hanımı, “Allah katında siz mi daha makbûlsünüz yoksa biz mi?” diye sorar. İmam da, “Elbette ki biz.” der. Baycu’nun hanımı tekrardan sorar: “Peki o zaman, Allah niye size değil de bize zafer nasip etti?”  İmam tereddütsüz cevap verir: Biz O’nun emirlerine uymaz olduk O’nun yolundan çıktık. O da ceza olarak bizim karşımızda sizi güçlendirdi.” Bu diyalogdan sonra Baycu’nun hanımı, İmam’a saygı duymaya başlamıştır. Sonrasında da Baycu Noyan gelmiş ve emanetleri teslim alıp şehri affetmiştir. Ama bir sorun vardır. Fahreddîn Ali’nin, Batu Han’a gitmesi üzerine Konya’yı yıkmak için söz veren Baycu Noyan diyeti aldık şehri affettik ama şehri yıkmaya yemin ettik onu nasıl hâlledeceğiz diye düşünmeye başlamıştır. İşte bu devrede Mevlânâ devreye girerek, “Şehrin surlarını yık; sözünü tutmuş olursun.” der. Bunun üzerine Baycu’nun askerleri şehir surunun duvarlarını yıkmışlardır. Nizameddîn Ali’nin verdiği bac sadece ahaliyi kapsar hanedana ait olan Künbed-i Hane-i Selâtin’i kapsamaz. Konya’nın muhasarasının anlatıldığı bu imam hikâyesinde bile Moğolların bir ceza olarak güçlendirildiği anlayışı açıkça görülmektedir. İslâm dünyasının gündeminde fazla yer etmeyen Moğollar, XIII. yüzyılda Cengiz ile birlikte Müslümanların gündemine girdiler. Bu tarihlerde yaşanan istilâ süreciyle de paralel olarak, Moğolların kim olduğu nasıl yaşadıkları soruları etrafında fikirler üretilmeye başlanılmıştı. Moğollara ilişkin pek çok yakıştırmanın yapıldığı farklı farklı tanımlamaların geliştirildiği görülmektedir. Bunlar içinde yukarıda zikredilen Mevlânâ’ya ait olan yorumlar ayrı bir kıymete sahiptir. Çünkü Mevlânâ, Moğollara İslâm dünyasındaki pek çok âlim ve sûfîden daha yakındı. Mevlânâ Moğolların ana yurtlarına yakın ve Moğolların yoğun bağlantılarının bulunduğu bir coğrafyaya Belh’e ait bir kişiydi. Moğolları, Ön Asya’daki pek çok kişiden daha iyi tanıyordu bu özelliği ile daha sağlıklı yorumlar yaptığı kuşkusuzdur.

Baycu Noyan'ın Ölümü

Moğolların dünya üzerinde görülmemiş istilaları kuşkusuz Avrasya üzerindeki tüm milletlere büyük bir korku saldı ve bu coğrafya sathında büyük bir kıyım ve yıkımı da beraberinde getirdi. Bozkırlı konar-göçer bu milletin hoyratlığı elbetteki yerleşik toplumlara nazaran daha fazla olacaktı. Fakat şu da bir gerçekti ki Moğollar bütün Avrasya’ya yakıp yıkmak için yayılmamışlardı. Onlar büyük ticaret yolları üzerine yayılmış güçlü bir imparatorluk kurmayı amaçlıyorlardı. Avrasya’nın büyük bir çoğunluğunu zapt edebilmeleri bu yoldaki ilk adım olmuştu. Atılacak ikinci adım ise hakimiyet kurdukları bu coğrafyada işleyen bir siyasi ve ekonomik düzen kurabilmekti. Bu bağlamda da zapt ettikleri coğrafyaların yerel unsurlarına muhtaçtılar hem yeni geldikleri bu coğrafyaları bilmiyorlardı hem de hakimiyet kurdukları alanlardaki insanlardan daha geri bir kültürü ve birikimi temsil ediyorlardı. Bu bağlamda 1252’de dörde ayrılan Moğol imparatorluğu yerel dört ayrı imparatorluğa ayrılmıştı. Bu çerçevede İslam dünyasının büyük çoğunluğu da Hülegü yönetiminde ki İlhanlılar devletinin hakimiyet alanında kalmıştı. Hülegü’nün baş müşaviri İslam dünyasının büyük filozof ve alimi Nâsüreddîn Tûsî idi. Yine Hülegü’nün yanında İran'ın yerel dinamiklerini temsil eden Cüveynî kardeşler de bulunmaktaydı. Hülegü artık hakimiyet altına aldığı topraklarda huzur ve sûkunet istiyordu bu gaye ile de çalışmalarına başlamıştı. Bizzat kendisinin yakıp yıktığı Bağdat’ı birkaç yıl içinde Cüveynî yönetiminde imara başlamıştı. İşte tam da bu koşullar içinde Hülegü öncesi Cengiz yayılmacılığını temsil eden kadrolarla da sorunlar yaşamakta ve bunları tasfiye etmeye başlamaktaydı. Bu tasfiye sürecinde Anadolu’dan hakkında çok fazla şikayet gelen Baycu Noyan yaptığı keyfi zulümlerin ve baskıların cezası olarak bizzat Hülegü tarafından 1260 yılında öldürüldü.

KAYNAKLAR
BEYAZ TARİH
2. Milli Mevlânâ Kongresi (Tebliğler) (3-5 Mayıs 1986), Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi, Konya 1987.
Ahmed Eflakî, Menâkıb’ül-Ârifîn, I-II çev. Tahsin Yazıcı, MEB, Ankara 1986.
Ahmed Eflâkî, Menâkıbû’l Arîfîn, nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara 1976.
AKKUŞ Mustafa, İlhanlıların Anadolu’daki Dini Siyasetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2010.
Aksarayî, Kerimüddîn, Müsameret’ül–Ahbar ve Musayeretül’ül – Ahyar, yay. Osman Turan, Ankara, 1944.
Aksarayî, Kerimüddîn, Müsameret’ül–Ahbar ve Musayeretül’ül – Ahyar, çeviren Mürsel Öztürk, TTK, Ankara, 2000.
Alâeddin Atamelik Cüveynî, Tarih-i Cihan Guşa, Türkçe Çev. Mûrsel Öztürk, Ankara 1988.
ALINGE Curt, Moğol Kanunları, çev. Coşkun Üçok, Ankara 1967,
CAHEN Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, çev. Erol Üyepazarcı, İstanbul 2002.
Erdem İlhan, Türkiye Selçukluları-İlhanlı İlişkileri, (1258-1308), Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1995.
ERDEM, İlhan, “Olcaytu Han’nın Ölümüne Kadar İlhanlılar’da Yaşanan Siyasal-Kültürel Gelişmeler ve Yakın Doğu’ya Etkileri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, c. XX/31. Ankara, 2000
Erdem, İlhan, Kazım Paydaş, Ak Koyunlu Devleti Tarihi, Birleşik yay, Ankara, 2007,
ERSAN Mehmet, Türkiye Selçuklu Devleti’nin Dağılışı, Ankara 2010.
Gül, Muammaer, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da Moğol Hâkimiyeti, İstanbul 2005.
Hamdûllah Kazvînî, Nûzhetu’l-Kûlûb, Nşr. Browne, ııeşr. G. Le Strange, London- Leiden 1915
Hamdullah Müstevfî, Tarih-i Güzîde, Neşr, Tahran, 1396.
Hamdullah Müstevfî, Zeyl-î Tarihî Güzîde, nşr. İrec Afşâr, Tahran, 1372
HARTMAN R., “Belh”, İA, II, s. 485
HAYKIRAN Kemal Ramazan, “Alâeddin Keykûbad Döneminde Anadolu’da Sürdürülen Eğitim Faaliyetlerine Genel Bir Bakış ve Necmedîn Râzî”, II. Alâeddin Keykûbad ve Dönemi Sempozyumu, Konya 2008.
HAYKIRAN Kemal Ramazan, “Bir İlhanlı Şehir Modeli: Sultâniye”, Doğu Batı Dergisi, S.67.
HAYKIRAN Kemal Ramazan, İlhanlılarda Kültür ve Eğitim, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2015.
Haykıran, Kemal Ramazan, Moğollar ve Mevlânâ, Sentez Yayınları, Bursa 2015.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Divan-ı Kebir, nşr. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 1992.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, çev. M. Ü. Tarıkâhya, İstanbul 1954.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, çev. M. Ü. Tarıkâhya, İstanbul 1954.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, çev. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul 1979
OCAK Ahmet Yaşar, “Bir 13. Yüzyıl Mutasavvıfı ve Sûfîsi Olarak Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, Türk Sûfîliğine Bakışlar, İstanbul 1999.
OCAK Ahmet Yaşar, “Mevlânâ Önce Kendi Zaman ve Zeminin İnsanıdır Yahut Mevlânâ’yı Doğru Anlamak”, Mevlânâ, Ed. O Horata, A. Karaismailoğlu, Ankara 2007.
OCAK Ahmet Yaşar, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslâm’ın Ayak İzleri: Selçuklu Dönemi, İstanbul, 2011.
Ocak, A.Y., “Anadolu Selçuklu – Beylikler – Osmanlı”, Boğaziçi, s. 4, İstanbul, 1990.
Ocak, Ahmet Yaşar, Babaîler İsyanı, İstanbul 2011
Spuler, Bertold, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, TTK, Ankara, 1987.
SÜMER Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I,1969.
SÜMER Faruk, “Tatar” TDV İA, 40, s. 169.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğol ve Türkmen Devirlerine Ait Bazı Tarihi Yapılar Hakkında Düşünceler”, Belleten, 54, Ankara, 1990.
TOGAN Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1989.
Togan, Zeki Velidi, “Moğollar Devrinde Anadolu’nun İktisadi Vaziyeti”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, I., İstanbul, 1931.
Togan, Zeki Velidi, “Reşidüddin’in Mektuplarına Göre Anadolu’nun İktisadi ve İçtimai Vaziyeti”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, C. XV, s.1-4, İstanbul, 1953.
TURAN Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1996.
TURAN Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul 1996.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri, TTK, Ankara, 1937.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatına Methal, TTK, Ankara, 1988
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’da Türkler ve Moğollar”, TDA Dergisi, s. 38, İstanbul, 1985.
Yuvalı, Abdülkadir, “İlhanlılar”, Türkler, C.IV

15 Ağustos 2017 Salı

KİREÇÇİ AĞALAR



iyi günler değerli okurlarımız. bu araştırma yazımda sizlere osmanlı devletindeki ilginç ama bir o kadarda güzel olan bir uygulamayı anlatacağım.

günümüzde yerlere tüküren insanlara hepimiz rastlamışızdır... bu hareket hiç bir yerde hoş karşılanmaz... hatta bağzı ülkelerde çeşitli cezalar ile bu nahoş hareket bastırıllır.
ama gelin görünki bu hareket taaa geçmişten beri geliyor... bakalım osmanlı devleti bu olayı nasıl engellemiş...

FATİH SULTAN MEHMET,YERLERE TÜKÜRENLERE BİLE ADAM GÖREVLENDİRMİŞTİ

Yerlere tükürenlerin sayısı bugün geçmişe nazaran biraz fazla. Ama unutmayalım ki, bu kötü alışkanlık önceki devirlerde de görülüyordu. Eskiden de maalesef caddeler ve sokaklar, yerlere tükürülmek suretiyle kirletiliyordu. Ne yazık ki bu iğrenç davranışa son vermek için alınan tedbirler işe yaramıyordu. Yerlere tükürmek belediye zabıta talimatnamesiyle yasak edildiği halde, sokaklar yine kirletilmeye devam ediliyordu. Şimdilerde pek görülmüyor ama yakın geçmişte şurada burada karşımıza çıkan “Yerlere tükürmeyiniz” levhası, kendini bilmez densizleri ikaz ediyordu.
Sözle, para cezasıyla bu çirkin alışkanlığın önüne geçilemeyeceğini anlayan dedelerimiz, başka bir yöntem kullanmak zorunda kalmışlardı. Devletten veya vakıflardan maaş alan bir takım görevliler, ellerinde birer kap kül ile sokak sokak geziyorlar, nerede tükürük ve balgam görürlerse, üzerlerine bir miktar kül serpmek suretiyle kapatıyorlardı. Böylece gelip geçenleri iğrendiren çirkin manzaraların ortadan kalkmasını sağlıyorlardı.
Fatih Sultan Mehmed’in “tababetle ilgili” vasiyetnamesinde ise, konu hakkında şunlar söyleniyor:
“Ben ki İstanbul Fatihi abd-i âciz Fatih Sultan Mehmet bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım, İstanbul’un taşlık mevkiinde kâin ve malumü’l- hudut olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eylerim. Şöyle ki:
Bahis edilen bu gayr-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına, ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar.”
KAYNAK: DONANIMHABER

biz kısa bir notta geçelim.
bu hareketin önlenmesinin sebebi sadece görüntü kirliliği değil... eskiden veba,verem vb ağır hastalıklar yaygındı... bu hastalıkları engellemek için alınmış bir tedbir olarak düşünüle bilir.

yerlere tükürülmemesi dileğiyle...

7 Ağustos 2017 Pazartesi

japonya hiroşima savaşın kirli yüzü

değerli okurlarımız, bu  yazımda abd'nin kirli yüzünü savaş diplomasisini bilmediğini anlatacağız.
biz türklerin yakın dostu olan Japonların uğradığı bu saldırıyı. esefle kınıyoruz.
işte sizlere bu konuyu derince anlatacağız:görüşmelerin, ardından askeri tesislerle, sivil hedeflerin birlikte zarar görebileceği üç kent nihai hedef olarak seçildi: Hiroşima, Kokura ve Nagazaki…
Başkan Truman 25 Temmuz’da son emrini verdi: 3 Ağustos tarihinden sonra hava koşullarının uygun olduğu herhangi bir gün atom bombası kullanılacaktı.
Böylece, ilk atom bombası Pilot Paul Tibbets’ın kullandığı Enola Gay adlı uçakla 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı.  Little Boy takma adlı bu atom bombası ile kentin büyük bir kısmı yerle bir olurken, yalnızca bombanın düştüğü 08:15’in ilk saniyelerinde kentte yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.
Hiroşima’ya atom bombasının atıldığını  resmi olarak Truman’ın basın sekreteri Eben Ayers duyuruyordu. Bu duyuru Hiroşima’ya neden atom bombası atıldığını, ABD’nin nasıl bir intikam duygusu içinde olduğunu da gösterir gibiydi:
16 saat önce, bir Amerikan uçağı Japon ordusunun önemli bir üssü olan Hiroşima’ya atom bombası atmıştır. Bu bomba 20 bin TNT gücündedir… Japonlar savaşı Pearl Harbor’da havadan başlatmışlardı. Bunu misliyle ödediler.  Bu bir atom bombası. Bu, evrenin en temel kuvvetinin işe koşulmasıdır.”
Truman Hiroşima’ya başarıyla atom bombası atıldığının haberini Potsdam Konferansı’ndan dönmekteyken deniz üzerinde almıştı Hiroşima’ya atılan bombasının haberi Potsdam Konferansı’ndan dönmekte olan Truman’a denizde verildi. O sırada Truman’ın yanında olanlar Truman’ın çok aşırı sevindiğini ve bağırdığını söyler: “Bu, tarihin gördüğü en büyük olaydır!”
Amerikalılar ilk atom bombasının atılmasından önce sivil halkı hiç uyarmamışlardı. Ama şimdi havadan bildiri yağdırıyorlardı:
Bu si­la­hı ana­yur­du­nu­za kar­şı he­nüz kul­lan­ma­ya baş­la­dık. Eğer hâ­lâ her­han­gi bir kuşku duyuyorsanız, yalnızca bir atom bom­ba­sı düş­tü­ğün­de Hi­ro­şi­ma’ya ne ol­du­ğu­nu bir öğ­re­nin. Siz­den sa­va­şı bi­tir­mek için İm­pa­ra­tora baş­vur­ma­nı­zı is­ti­yo­ruz. Baş­ka­nımız onurlu bir tes­li­mi­ye­tin 13 şar­tı­nı si­zin için be­lir­le­di: Si­zi bu şart­la­rı ka­bul et­me­ye ve ye­ni, da­ha iyi ve ba­rış­se­ver bir Ja­pon­ya kur­ma işi­ne baş­la­ma­ya ça­ğı­rı­yo­ruz. He­men ha­reke­te ge­çin! Ya da bu bom­ba­yı ve di­ğer üs­tün si­lah­la­rı­mı­zı sa­va­şı der­hal ve zor­la bi­tir­mek için ka­rar­lı­lık­la kul­la­na­ca­ğız. Kentlerinizi boşaltın!
Ne var ki Hiroşima’ya atılan ilk atom bombası Japon hükümetini ABD’nin düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilememişti. Bombanın meydana getirdiği hasar ve can kaybı, kayıtsız koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç sarsmamış ve bazı şartları kabul edilmediği takdirde direnmemeye devam kararı almışlardı.
Enola Gay müettebatıJaponların, Hiroşima’ya atom bombası atılmasından sonra bile, hâlâ koşulsuz teslimi kabul etmemeleri üzerine sıra ikinci hedefe atom bombası atılmasına gelmişti, yani Kokura’ya.
Fakat kader, Nagazaki için ağlarını çok önceden örmeye başlamıştı. Nagazaki’nin öyküsü Hiroşima’dan çok daha acıklı olacaktı…
En başta, yukarıdaki dört temel ölçüte uymayan Nagazaki’nin hedef olarak seçilmesinde bir tuhaflık vardı. Çünkü daha önceden kent hava saldırıları ile dört kez vurulmuştu. Üstelik görece daha düz bir platoya kurulu Hiroşima ve Kokura’nın aksine Nagazaki dağlık bir coğrafyada, derin bir vadinin içine kurulmuştu. Bu hem askeri açıdan hedefin vurulmasını diğer kentlere göre zorlaştıran hem de atom bombasının etkilerinin gözlemlenmesini güçleştiren bir durumdu.
Üstelik Amerikan savaş esirleri de Japonlar tarafından bu kentteki esir kampında tutuluyordu!
Fakat her nasılsa bir şeyler olmuş, birileri hedef kentlerin belirlendiği listenin sonuna el yazısıyla “ve Nagazaki” ibaresini eklemişti. Bugün dahi o el yazısının sahibinin kim olduğu, Nagazaki’yi hedef listesine sokanın kim olduğu bilinmiyor.
9 Ağustos 1945 gününün ilk saatlerinde Bockscar adlı B-29 tipi bombardıman uçağı ikinci atom bombasını Kokura’ya atmak için havalandı.
Mürettebata verilen emirler kesindi: Kokura kentindeki silah deposu radara göre vurulmayacak, gözle görüldükten sonra bomba bırakılacaktı. Saat 09:45’te Bockscar, Kokura’ya ulaştığında mürettebatı büyük bir sürpriz bekliyordu. Kentin üstü büyük bir sis ve bir gün önce bombalanan komşu kent Yahata’dan gelen dumanlarla kaplanmıştı. Silah deposunun yerini gözle belirmeye olanak yoktu.
Uçak yaklaşık 45 dakika boyunca Kokura’nın üstünde tur atarak hedefi bulmayı denedi. Ama başaramayınca ikinci hedef olan Nagazaki’ye doğru rotasını değiştirdi.
Bockstar saat 10:50’de Nagazaki’ye ulaştı. Burada da sis vardı ama Kokura’daki kadar yoğun değildi. Bir süre kentin üzerinde dolanıp Mitsubishi silah fabrikasını aramaya başladılar. Yaklaşık 10 dakika sonra pilot hedefi gördüğünü söyledi…
9 Ağustos günü saat tam 11’i 2 dakika geçerken Fat Boy Nagazaki’ye düştü. Bu atom bombasıyla Nagasaki’nin 240.000 kişilik nüfusunun 74.000’i ilk saniyelerde can verdi.
Japon yetkililer 2 Eylül 1945’te, Tokyo Körfezi’nde, Amerikan ana muharebe gemisi Missouri’de “kayıt koşulsuz teslim” anlaşmasını imzaladılar. Böylece, Hitler’in Polonya saldırısıyla 1 Eylül 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı, tam altı yıl bir gün sonra, 2 Eylül 1945’te sona eriyordu. Almanya ise dört ay önce teslim olmuştu. Bu formalite bir imza töreniydi. Zaten II. Dünya Savaşı fili olarak, atom bombasının atılmasından bir hafta sonra 14 Ağustos’ta, İmparatorun, Müttefiklerin koşullarını kabul ettiğini radyodan açıklamasıyla sona ermişti.
Missouri Zırhlısında II. Dünya Savaşı'nı bitiren anlaşma imzalanırken

Japonya’ya Atom Bombası Atılması Zorunlu muydu?

Peki Japonya’nın teslim olmasını sağlamak için atom bombasının kullanılması gerçekten gerekli miydi?
Amerika Birleşik Devletleri Stratejik Bomba Araştırma Kurulu’nun hazırladığı rapor bunun gereksizliğine değiniyordu: Atom bombasını kullanmadan da, hava üstünlüğü, Japonya’yı kayıtsız koşulsuz teslim olmaya zorlayabilirdi. Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral King de “Japonların yalnızca denizden ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik” demişti. Amiral King’in belirttiği yol tercih edilseydi belki savaş 1946’nın ortalarına kadar uzayacak, ancak atom bombalarının yarattığı trajedi yaşanmayacaktı.
Keza Pasifik Cephesi Komutanı General Douglas Mac Arthur da atom bombası atılması kararı alınırken kendisinin haberi olmadığını ama daha önceden Başkan Truman’a bunun gerekli olmadığını söylediğini anlatıyor.
Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha açık biçimde ortaya koyuyordu.
Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız Japonlara karşı  savaşımızda bize maddi olarak hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı. Bilim adamları ve diğerleri ise bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.
Ve son sözü yine Churchill’e bırakalım:
Japonların yazgısının atom bombasıyla belirlendiğini sanmak yanlışa düşmek olacaktır. Japonların yenilgisi atom bombasının atılmasından önce kesinleşmişti. Ve bu, ezici üstünlüğe sahip deniz gücü sayesinde başarılmıştı. İşte bu olanak Japon ordusunu kayıtsız koşulsuz teslime zorlayacaktı.bir kısmı alıntıdır.

21 Temmuz 2017 Cuma

HASRETİN ESİRİ ŞEHZADE. CEM SULTAN

HASRETİN ESİRİ ŞEHZÂDE - CEM SULTAN...


İstanbul feth edileli 6 yıl olmuştur ki Çiçek Hâtun çiçek gibi bir oğlan doğurur. Bu sevimli çocuk çabucak okur ve henüz 4 yaşında iken ezbere oturur. Öyle ya, Fâtih Sultan Mehmed gibi bir padişahın oğlu başka nasıl olur? 


Cem, 5 yaşına gelince, Kastamonu’ya yollanır ciddi bir tedrise alınır. O devir Kastamonu’su kelimenin tam manası ile ilim merkezidir. Her sokakta bir cami her, mahallede bir medrese vardır, ilme talip olanlar çok şey kazanır. 


Fâtih, büyük oğlu Mustafa’nın vefâtı üzerine Cem Sultan’ı Karaman eyâletine gönderir. Şehzademiz Konya yıllarında hem tahsilini tamamlar, hem de savaş sanatı üzerinde yetişir. Cem, çevik ve güçlü bir gençtir, attığını vurur, vurduğunu devirir. Çılgın gibi at sürer, değme pehlivanların bileğini büker. Belki de bu yüzden Karaman ahalisi onu çok sever. Kaldı ki o kuru bir cengaver değil, eşi zor bulunan bir yöneticidir. Harâbeye dönen Larende’yi şenlendirir, şehri hanlarla, saraylarla, bedestenlerle süsler, çarşıya, pazara renk getirir. 


Kahire, Hicaz, Konya

 Fatih sırlarını sakalının telinden saklayan bir sultandır. Nitekim ani bir kararla meçhul bir sefere (Mısır’a olduğu söylenir) çıkar, (1481) ancak ömrü yetmez. Asitane padişahsız kalacak değildir ya, yerine alel acele 2’nci Bâyezîd’ı getirirler. Ancak Cem Sultan, Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, tahtın hakkı olduğunu iddiâ eder. Osmanlıda bunun net bir adı vardır: “Muhalefet!” 

Hoş, ahali Cem Sultan’ı padişah görmek ister, hatta bir ara Bursalılar topyekûn onun emrine girerler. Cem, gerginliği tırmandırmaz, kan dökülmesin diye memleketten uzaklaşır taaa Kâhire’lere gider. Sultan Kayıtbay onu merâsimle karşılar, ayaklarına halılar serer. Ancak o, Osmanlı’nın başını ağrıtacak temaslardan kaçınır, dünyevi arzulardan arınıp hac farizasını eda eder. Lâkin Karaman Beyliğini yeniden kurmak için yanıp tutuşan Kasım Bey adeta musallat olur ve şansını bir defa daha denemesini ister. Cem, saltanat meraklısı değildir ancak milleti cem edeceğine (birleştireceğine) ve Osmanlıya hız katacağına inanmaktadır. Hasılı Türk tarihinde sıkça şahid olduğumuz tatsız çatışmalar yaşanır ve çekilmek zorunda kalır. 


Zindanlaşan Rodos!

 Sultan İkinci Bâyezîd, Konya Ereğlisi’ne kadar gelir ve müzâkere ister. Cem Sultan’a Anadolu’nun birliği için Kudüs’te oturmasını teklif eder. Cem Sultan ise imparatorluk toprakları içinde bir bölgenin kendisine tahsisinde ısrar eder. Rumeli’de ayak basacağı bir bölge ararken Rodos’a uğrar ve “esaret” başlar.


Şövalye Pierre d’Aubusson, Cem Sultan’ın eline istediği zaman Rodos’tan ayrılabileceğine dair bir senet vermesine rağmen sözünü unutur. Bâyezîd Han’dan, Cem Sultan’ın bakım masrafı olarak 45.000 duka altını koparır. Hıristiyan dünyası böylesine kıymetli bir rehineyi Anadolu’ya yakın bırakmaz, önce Nis’de, sonra Şambri ve Puy kalelerinde göz hapsine alırlar. 


Avrupalılar Cem Sultan’dan âzami derecede istifâdeye bakar. Fransa, Macaristan, Venedik, hattâ Memlük Sultanları bile Rodos şövalyelerinin peşinde koşar. Cem Sultan’ın Alman İmparatorunun eline düşmesi ihtimâli üzerine endişeye kapılan Fransa, onun Papa’nın himâyesine bırakır. Cem Sultan Vatikan’da tutulmaktan çok rahatsız olur, ağabeyine yolladığı mektuplarda “beni küffâr elinde bırakma” diye yalvarıp içli şiirler yazar: “Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan, / Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne?” (Sen gül döşenmiş yatakta neşeyle gülerek yatarken, ben zahmet ve eziyet içinde küle batayım, neden?) 

 Sultan 2’nci Bayezid şiire şiirle karşılık verir: “Çün rüz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet, / Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne? / Haccacü’l-Haremeynüm deyüben da’va kılarsun, / Ya saltanat-i dünyeviye bunca taleb ne?..” 


Papalığın oyunları

Vatikan’da tutulduğu günlerde Papa 8’inci İnnocent, Cem Sultan’ı çağırır. Şehzademiz, teşrifât memurunun bütün ısrarına rağmen kavuğunu çıkarmaz, diz çökmeye râzı olmaz. Papa onun salatanat hakkını bahane ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmaya kalkar. Cem Sultan buna şiddetle karşı çıkar, değil Osmanlı pâdişahlığı, dünyâ emrine verilse, müslümanlara kılıç çekmeyeceğini açıklar. Papa dediklerini yaptıramayınca kendi lisaniyle sayıp sövmeye başlar. Cem Sultan fasih bir latince ile “ayıp olmuyor mu” diye sorunca koca adam yerin dibine batar. 


Cem Sultan mahkumiyet günlerinde sabahlara kadar el açar; “Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahâne edip İslâm üzerine yürümeye kalkarlarsa, canımı al!” diye yalvarır. Papa, Cem Sultan’ı kullanamayacağını anlayınca berberin eline zehirli bir ustura sıkıştırır. Bu soğuk alet cildine değer değmez Cem Sultan’ın gözleri kararır. Bir şubat sabahı şehâdet getire getire rûhunu teslim eder ki, henüz 35 yaşındadır.

 Haber İstanbul’a ulaşınca, görülmedik burukluk yaşanır. Mahalleler ölü evine döner, dükkanlar kapanır, kahveler boşalır. Lokmalar dökülür, aşlar kaynatılır, helvalar basılır. Sultan 2. Bayezid fukaraya ve gurabaya emsalsiz para dağıtır. Ülkenin dört bir yanında hatimler indirilir, gıyabi cenâze namazları kılınır. Cem Sultan’ın naaşı ancak 5 yıl sonra memlekete getirilir, ağabeyi Mustafa’nın yanıbaşında toprağa bırakılır.


İz Bırakanlar - Ahmet Sırrı Arvas