LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN

LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN
LİNK TL YE ÜYE OL KAZAN

14 Mart 2018 Çarşamba

FEHİM PAŞA

iyi akşamlar değerli okurlarımız.
bu gün sizlere payitaht abdülhamid dizisinin son bölümlerinde sahneye çıkan fehim paşayı anlatacağız
fehim paşa kimdir gelin beraber bakalım
keyifli okumalar.
...
(İstanbul 1873 - Yenişehir 1908) Sultan Abdülhamit H'nin yaveri ve baş hafiyesi. Padişahın süt kardeşi ve çocukluk arkadaşı olan Esvapçıbaşı İsmet Bey'in oğludur. Bu nedenle sarayın ayrıcalıklarından yararlandı. Harbiye'yi "zadegan" (soylular) sınıfında okuyarak 1894'te bitirdi. İki yıl sonra "kolağası" rütbesini aldı ve padişah yaveri oldu. Haberalma etkinliklerinde görevlendirildi, zamanla baş hafiyeliğe yükseldi. Hiçbir savaşa katılmamasına karşın 25 yaşında "paşa" ve otuzuna gelmeden "ferik" rütbesini aldı. Halka baskı yapması ve esnaftan haraç toplaması tepkilere neden oldu. Almanya elçisinin de şikâyette bulunması üzerine, 1906 yılı şubat ayında Abdülhamit tarafından Bursa'da oturması zorunlu kılındı. Ayrıca Hudavendigâr valiliğine gönderilen bir buyrukla, bütün giderlerinin bizzat Padişah tarafından karşılanacağı, bu nedenle hazineden herhangi bir harcama yapılmaması ve kimseden zorla veya başka biçimde para almamasının sağlanması istendi. Ne var ki Bursa caddelerinde görkemli "landon" arabasıyla gezmesi de halkın nefretini çekmekteydi. 23 Tenınııız 1908'de İkinci Meşrutiyet ilân edilince Vali Tevfik Bey'i ziyaret ederek, "Haberler çok fena, Padişahımız, bu kararında (meşrutiyet ilânı) yanılmıştır. Mutlaka geri alması lâzımdır. Tarihi vak'alarla sabittir: İstanbullular en ihtilalci bir halktır. Baskı altına alınmazlarsa, zat-ı şahaneye çok gaileler çıkarırlar. Bu hal kendileri için muhataralı (tehlikeli) olacaktır. Bütün bunları Zat-ı Hazreti Padişahi'ye arzetmesi" isteminde bulundu. Vali, bu istemini kabul etmedi. Öte yandan kaçma girişiminde bulunacağı Bursa'daki meşrutiyetçi gençler tarafından haber alınınca izlenmeye başlandı. Bunun üzerine İstanbul'a ulaşmanın yollarını aradı, önce Mudanya ve Trilya'ya (Zeytinbağı) gitti. Ancak Trilya'da halkın hoşnutsuzluğuyla karşılaşınca geriye döndü, Yenişehir'e giderek Ethem Paşa "ya (b. bak.) sığınmak istedi. Ne var ki, Ethem Paşa da bir zamanlar dost olduğu hafiye paşayı çiftliğinde saklamayı göze alamadı. İnegöl'e doğru kaçmak isterken, arabası "Millet Bahçesi" (Çingene Mezarlığı) denilen yerde önü kesilerek durduruldu ve öfkeli kalabalık tarafından linç edilmek suretiyle öldürüldü (Temmuz sonu/Ağustos başı 1908).

10 Şubat 2018 Cumartesi

MEHMET AKİF ERSOY UN II.ABDÜLHAMİDE KİNİ

ÂKİF’İN SULTAN HAMİD’E HUSÛMETİ NEREDEN GELİYOR?

Mehmed Âkif, modernist zihniyeti ve İttihatçı kimliği ile Sultan Hamid’in amansız muhalifleri arasında yer almıştır. İslâm birliğini müdafaa eden bir şairin, yine bu uğurda tahtını veren bir padişaha, böylesine düşmanlığı, doğrusu çoklarını şaşırtmıştır.

Epey oluyor, bir gazete, Âkif’in Safahat’ını promosyon vermiş. Önsözünde de adeta bir mukaddes kitap gibi ballandıra ballandıra övmüş.
Yeri geldikçe de, “bu mısralarda kast edilen Sultan Hamid’dir” diye de not düşülmüş. Güler misin ağlar mısın, dedim içimden. Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), İslâmcı vasfına rağmen, Sultan Hamid ile yıldızı hiç barışmamış bir şairdir. Her ikisini de, delicesine sevenlere rastladıkça, iki zıt şey nasıl bir araya gelir, diye düşünüyor insan.

“İnkılâb istiyorum ben de!”

Arnavut müderris İpekli Tahir Efendi’nin oğlu olarak Fatih’te doğdu. Adını Ragîf koymuşlardı; ama Âkif kolay geldi; ismi öyle kaldı. Sultan Hamid’in yaptırdığı baytar mektebinde okudu.

Memuriyete girdi. Cami derslerinden biraz dinî kültür elde etti. Edirne’de hükümet baytarı iken tanıyıp sevdiği Alliance Mektebi muallimi Talat Paşa vesilesiyle İttihatçılara karıştı. Ölene kadar da öyle kaldı.

Ateşli nutukları ve şiirleri ile davalarını destekledi. Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat) ajanı olarak çalıştı; bu uğurda diyar diyar gezdi. Halifenin tahttan indirilmesinde rol oynayarak, İslâm dünyasında bugün bile sönmeyen yangını ateşleyenler arasında yer aldı.

1913’den sonra Ziya Gökalp’in Türkçülük fikri yörüngesine giren arkadaşlarını tenkit edince, bu sefer onların gazabına uğradı; işinden oldu ve mecmuası da kapatıldı.

Hempâları, imparatorluk gemisini batırdıktan sonra, Anadolu’ya geçerek Yeni-İttihatçı hareketin içinde yer aldı. Burdur mebusu oldu. Taceddin Tekkesi şeyhi, evini kendisine tahsis etti. Burada Sebilürreşad’ı çıkarttı.

Bir yandan İstanbul’u ağır dille zemmederken; öte yandan Ankara’yı destekleyen vaazlar verdi; destanlar yazdı. Bunlardan biri, dostu Hamdullah Suphi sayesinde millî marş kabul edildi. Sultan Hamid’e kükreyen şair, saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına sesini çıkarmadı.

İslâm dünyasında modernizmin lideri ve İngiliz siyasetinin destekçisi Cemâleddin Efgânî ve talebesi Mısır Müftüsü Abduh ile tanışması, Âkif’in hayatını değiştirmiştir.

Bu iki mason biradere medhiyeler yazmıştır: “Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer/Oradan âlem-i İslâma Cemaleddinler”.

Âsım adlı şiirinde de şöyle der: “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh/Konuşurken neye dairse Cemâleddinle/Der ki Tilmizine Afganlı; Muhammed dinle/İnkılâb istiyorum hem çabucak/Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak/Nazariye ile bir şeyler olur zannetme/O berâhini de artık yetişir dinletme/İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi”.

Merhum Ahmed Davudoğlu, “Berâhini (burhanları, âyetleri) dinlemek istememek, doğrudan kelâm ilmine ve teselsülün butlanına [yaratılışın başı bulunduğuna, yani Allah’ın kadîm, başka her şeyin yaratılmış olduğuna] itirazdır ki, maazallah dine dokunur” der.

Efgânî ve Abduh’un, Sultan Hamid’in gelenekçi siyasetine şuurlu düşmanlığı, kendisine de sirâyet etti.
Londra’nın, sömürgeciliğin en parlak olduğu o zamanki dış politikası, Sultan Hamid’i ve onun otoriter halifelik siyasetini bertaraf etmek üzerine kuruluydu.
O gitmedikçe, İslâm dünyasında modernizmin yerleşemeyeceğini iyi biliyordu. Yerli gafiller sayesinde, bu emeline kavuştu.

Böylece Âkif’in de, emsalleri gibi, hiç sevmez göründüğü İngilizlere büyük hizmeti geçti; İstanbul’un işgalinde tutuklanmayıp, Ankara’ya gidişine göz yumulması da, muhtemelen yeni ufuklara yelken açması içindi.
İttihatçılar, Sultan Hamid’in “istibdadına”; hakikatte ise, onun sahip çıktığı Ehl-i sünnet vurgulu dindar hayata karşıydı. Hürriyetten kast ettikleri, dinî geleneklerden âzâde, alabildiğine serbest bir hayattı.

Âkif dindardı; ama fikriyat itibarıyla modernistti. Sultan Hamid’e düşmanlığı bundan ileri gelir; siyasî sebeplerden değil. Dolayısıyla, pişmanlık mevzubahis olmamıştır; olması da beklenmez. Bazıları Semerci şiirini bir pişmanlık eseri olarak görürse de, Âkif burada yeni gelenlerin, eskisini arattığını terennüm etmekten başka bir şey yapmış değildir.

Sultan Hamid’i sık sık edebli! tabirlerle anar:

“Ortalık şöyle fenâ, böyle müzebzeb [karışık] işler/Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”; “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid”;

“Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti!”; “Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi”; “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd/Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Midesi bulanıyormuş

“Kardeşim” dediği Mithat Cemal (Kuntay) anlatıyor: Âkif, üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor, hem iğreniyordu…

Eşref’in “Besmele gûş eyleyen şeytan gibi/Korkuyorsun höt dese bir ecnebi/Padişahım öyle alçaksın ki sen/İzzet-i nefsin Arab İzzet gibi” kıtasına bayılırdı.

Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 Meşrutiyeti’nde Meclis-i Meb’usan’ın açılacağı gündü. Âkif’le Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir; biz de koştuk. Âkif beni bıraktı, kalabalığı yardı; yarmasıyla beraber geri kaçtı; sapsarıydı.

“Bir cinayet mi var?” dedim. “Aman dur, midem bulanıyor” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi; bütün safrası yüzündeydi. “Hasta mısın yoksa?” dedim.

Hasta filan değildi; ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Meb’usan’ın küşad resmine [açılış merasimine] gidiyordu.

Âkif: “Boyalı sakalı ile suratı birdenbire karşıma çıktı; fena oldum” dedi.
Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Âkif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar, kaçalım. Bir sokağa sapalım!” dedi. Bu alkışların duyulamayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra bazı meb’uslar Abdülhamid’in ellerini öptüler. Âkif buna haftalarca kızdı… [Mehmet Akif, İst. 1939, s. 242-243]

Ha gayret!

Medine-i Münevvere’de kalırken, ailesiyle burada yurt tutmuş ve Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphanesi müdürlüğü yapmış Ali Ulvi Kurucu ile ahbablık kurmuştum. Konyalı Hacıveyiszâdenin yeğeni idi. Çok fazla ilmi yoktu; ama saf ve temiz bir insandı. Hicaz’a giden Türklere yardımı çoktu.

En bariz hususiyeti, inkılâpçılara reaksiyonun lideri sandığı Âkif’e aşırı hayranlığı idi. Onunla oturur, onunla kalkardı. Onun gibi konuşur; onun üslûbuyla şiir yazma kudretine sahip idi. Birgün evinde sohbet ederken, söz Âkif ve Sultan Hamid’e geldi. Ben bilmez gibi, buna şaşırdığımı söyledim ve Âkif’in pişman olup olmadığına sordum.

Bu mevzuyu çok araştırdığını, ama pişmanlık eserine rastlamadığını üzülerek itiraf etti. Sonra şunu anlattı: “Ben bu hadiseyi temize bağlamak için, Âkif’in ağzından Sultan Hamid’i öven ve pişmanlık gösteren bir şiir yazmak istedim. Bunu Âkif’in dostu Fuad Şemsi’ye verip, neşrettirecektim.
Güya Âkif vefat etmeden evvel bu şiiri yazıp, ona vermişti. Nitekim böyle yaptığı başka şiirleri vardı. Ancak kendisine danıştığım, Âkif’in yakın dostlarından rahmetli Mahir İz mâni oldu. Sakın yapma, iş ortaya çıkar, daha da kötü olur, dedi.”

[Bu yazıyı yazdıktan sonra görüştüğüm Kadir Mısıroğlu, Medine-i Münevvere’de iken (1976), Ali Ulvi’nin aynı gerekçeyle böyle bir şiiri Sebil Mecmuası’nda neşretmek istediğini, ama kendisinin "Ben böyle bir sahtekârlığa âlet olamam" diyerek kabul etmediğini anlattı.]

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

7 Şubat 2018 Çarşamba

AYSEL GÜREL

GOOGLE,AYSEL GÜRELİ UNUTMADI
...

Özel günleri unutmayan Google, Türk sanat tarihinde büyük yer edinmiş Aysel Gürel için de bir doodle hazırladı. 1929 doğumlu olan ancak 2008 tarihinde vefat eden Aysel Gürel, bugün Google tarafından doodle yapılarak kullanıcılara sunuldu. Peki Aysel Gürel kimdir?

Aysel Gürel kimdir?

Gönül Aysel Gürel (7 Şubat 1929; Sarayköy, Denizli - 17 Şubat 2008, İstanbul), Türk söz yazarı ve oyuncu.

Söz yazarı Aysel Gürel, Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü mezunu olup, şarkı sözü yazarlığının yanı sıra edebiyat öğretmeni, tiyatro oyuncusu ve şairdi. Yakın çevresinde "Deli Aysel" olarak bilinirdi. Türk pop müziğinde hit olmuş şarkıların bestecisi olarak bilinen Aysel Gürel'in ölümünden sonra evinde yirmi binin üzerinde şarkı sözü bıraktığı bilinmektedir. Bu sözlerden biri ise ölümünün ardından Aysel Gürel'in evini kiralayan kiracı sayesinde Tarkan'a iletilip albümde çıkış şarkısı olan "Sevdanın Son Vuruşu" isimli şiirdir. Günümüzde hala şarkı sözleri çeşitli sanatçılar tarafından bestelenen Aysel Gürel'in yazdığı şarkılar Türk Pop'unu uzun süre besleyecek kadar büyük bir kaynak olarak kabul edilmektedir. Ölümünden sonra Burcu Güneş, Yonca Lodi, Tarkan gibi sanatçılar Aysel Gürel'in yazdığı sözleri bestelemişlerdir. Yine Türk Pop'una bıraktığı en önemli eserleri 2013 yılında, ölümünden sonra Aysel'in isimli saygı albümünde daha önce şarkılarını seslendiren sanatçılar tarafından söylenmiştir.

Söz yazarlığını yaptığı şarkıları bulunduran albümler

Ajda Pekkan - Sevdim Seni (1981)

Ajda Pekkan - Ajda 90 (1990)

Ajda Pekkan - Ajda 93 (1993)

Asya - Asya (1994)

Asya - Asya (1996)

Nilüfer - Bir Selam Yeter (1985)

Nilüfer - Esmer Günler (1988)

Nilüfer - Yine Yeni Yeniden (1992)

Nilüfer - Ne Masal Ne Rüya (1994)

Nilüfer - Nilüfer'le (1997)

Burcu Güneş - Tılsım (2001)

Sezen Aksu - Firuze (1982)

Sezen Aksu - Sen Ağlama (1984)

Sezen Aksu - Git (1986)

Sezen Aksu - Sezen Aksu'88 (1988)

Sezen Aksu - Sezen Aksu Söylüyor (1989)

Sezen Aksu - Deliveren (2000) ve Şarkı Söylemek Lazım (2002)

Sezen Aksu - Gülümse (1991)

Zerrin Özer - Kırmızı (1986)

Zerrin Özer - Dayanamıyorum

Zerrin Özer - Dünya Tatlısı (1989)

Zerrin Özer - İşte Ben (1990)

Zerrin Özer - Bir Zerrin Özer Arşivi (2000)

Gökben - Severken Yoruldum (1989)

Hakan Peker - İlla Ki (2000)

Hakan Peker - Camdan Cama (1989)

Hakan Peker - Amma Velakin (1994)

Yonca Evcimik - Abone/Dansçı (1990)

Tayfun - Hadi Yine İyisin (1992)

Sertab Erener - Yolun Başı

Sertab Erener - Sakin Ol (1992)

Sertab Erener - Sertab (1999)

Sertab Erener - Turuncu (2002)

Aşkın Nur Yengi - Hesap Ver (1992)

Muazzez Ersoy - Nostalji 7-8-9 (1999)

Coşkun Sabah - Ağlamak İstiyorum / Anılar (1989)

Coşkun Sabah - Benimsin (1987)

Coşkun Sabah - Hatıram Olsun

Sinan Özen - Kar Tanesi (1991)

İzel Çelik Ercan - Özledim (1992)

Nalan - Of Aman (1994)

Selda Bağcan - Ziller Ve İpler - Akdeniz Şarkıları (1992)

Bülent Ersoy - Suskun Dünyam (1985)

Harun Kolçak - Beni Affet (1991)

Sibel Can - Bir Güneş Batışında (1991)

Nükhet Duru - Sevda (1986)

Tarkan - Sevdanın Son Vuruşu (2010)

Tarkan - 10 (2017)

Sezen Aksu - Sarışın

Jale - Son Geceler (1993)

Jale - Beni Hatırlarsın (1996)

Jale - Yüreğimin Şarkıları (1999)

Mazhar Fuat Özkan AGU (2006)

Filmleri

Yurda Dönüş (1952)

Tek Kollu Canavar (1954)

Üvey Ana (1971) Aysel

Mıstık (1971)

Gümüş Gerdanlık (1972)

Silemezler Gönlümden (1974)

Hop Dedik Kazım (1974)

Öyle Olsun (1976) Ayşen’in Annesi

Tantana Kardeşler (1976)

Kaybolan Saadet (1976)

Enayiler Kralı (1977)

Beyaz Kuş (1977)

Fosforlu Cevriye (2000)

Şarkıcı (2001)

Bendeniz Aysel (2005)

5 Şubat 2018 Pazartesi

ÇİN SEDDİ

merhaba değerli okurlarımız.
bu gün sizlere çin seddi hakkında bilinmeyenleri detaylıca anlatacağız.
keyifli okumalar

Çin Seddinin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Görüş
Çin Seddi denilince, dağların üzerinde uyuyakalmış bir ejderha gibi uzayıp giden bir yapı aklımıza gelir. Belki Çin’e gidip, bu görkemli yapıyı görenlerimizin sayısı pek fazla değildir. Ama, mutlaka bir resmini görmüşüzdür.Çin hakkında fazla birşey bilmeyen bir kişi bile, en azından Çin Seddi’nin varlığından haberdardır.



Ancak, bu görkemli yapı hakkında bildiklerimiz çok kısıtlıdır. Orta Asya Türk tarihi ile birlikte sıkça adı geçen bu yapı hakkında bildiklerimiz ne yazık ki, ansiklopedik bilgilerle sınırlıdır. Ansiklopedilerin ve bazı tarih kitaplarının verdiği bilgiyi kısaca şöyle özetleyebiriz: “3.000 kilometre uzunluğunda ve 6 metre yüksekliğindeki bu duvar, kuzeyden Çin üzerine aralıksız akınlar yapan Türkleri ve Moğolları durdurmak amacıyla yapılmıştır.” Burada verilen rakamlarda bazı küçük değişiklikler olabilir ama, anlatımın özünde değişiklik olmaz. Hatta bazı kişiler tarafından bir övünme nedeni olarak algılanır ve “korkak Çinlilerin, Türklerden nekadar çok korktukları” gururla ifade edilir.

Çin Seddi’nin hangi amaçlar için yapıldığına geçmeden önce, bu yapı hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum.

www.tarihtenfisiltilar.com

Çin Seddi’nin Çince adı, “On Bin Li Uzunluğundaki Duvar” dır. Kilometre olarak ifade edilirse, yaklaşık 6.700 kilometre uzunluktadır. Temeldeki genişliği 6.5 metre olan duvarın üst kısımdaki genişliği ise 5.7metredir. Duvarın yerden yüksekliği genelde 8.5 metre olup, önemli geçitlerin ve büyük kapıların bulunduğu yerlerde 12 metreye ulaşmaktadır.Dağların yüksek zirvelerinde ise bu yüksekliğin 1.5-2 metreye kadar düştüğüde olmaktadır. Burçların yüksekliği 1-1.7 metre dolayındadır. Bazı bölümleri taştan ve bazı bölümleri de kerpiçten yapılmış bu yapının,uzaydan çıplak gözle görüldüğü ileri sürülmektedir.


Büyütmek için üzerine tıklayın.

Genelde Çin Seddi’nin, Ch’in Shih Huang döneminde M.Ö. 215 yılında yapıldığı kabul edilmektedir(1). Gerçekte ise, Çin Seddi’nin yapılışı daha eskiye dayanmaktadır. Savaşan Beylikler Döneminde, M.Ö. 7. yüzyılda birbirleriyle kıyasıya savaşan yedi derebeylik vardır. Bu derebeylikler,dağ ve ırmak gibi doğal sınırların olmadığı yerlere yüksek duvarlar yaptırarak, sınırlarını belirlerlerdi. İlk duvar, M.Ö. 657 yılında Ch’u derebeyliği tarafından yaptırılmıştır. Daha sonraları, M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda,başta Ch’i derebeyliği olmak üzere diğer derebeylikler de sınırlarını belirleyen duvarlar yaptırmışlardır. Böylece, Çin Seddi’nin bir bölümü daha o zamanlarda ortaya çıkmış oluyordu. Bu dönemlerde yapılan duvarlara”iç duvar”; sonradan M.Ö. 4. yüzyılda, Hun (Hsiung Nu) lar ile sınır komşusu olan kuzeydeki Yen, Chao, Ch’in, Wei ve Han derebeylikleri tarafından yaptırılan duvarlara ise “dış duvar” adı verilmektedir.


Savaşan Devletler Çağı

M.Ö. 221 tarihinde Ch’in derebeyliği, diğer 6 derebeyliği yenerek ülkede siyasi birliği sağlamış ve Ch’in Hanedanlığı’nı kurmuştur. Ülkede siyasi birliğin sağlanmasından sonra, general Meng T’ien komutasındaki 300.000 kişilik bir ordu M.Ö. 215 yılında Hunların üzerine yürümüş ve onları kuzeye çekilmeye zorlamıştır. Sarı Irmağın kuzeye doğru yaptığı kıvrımın içinde kalan verimli He Nan bölgesi Çinlilerin eline geçmiş ve bu bölgeye, “Ch’in Devletinin Yeni Toprağı” anlamına gelen Hsin Ch’in Chung adı verilmiştir(2).

Hunlar kuzeye sürüldükten sonra, Yen, Chao, Ch’in, Wei ve Han derebeylikleri arasında daha önceki dönemlerde yapılmış duvarlar birleştirilmeye başlanmıştır. Bu arada, gerekli onarımlar da yapılmıştır. Ch’in derebeyliğinin rakibi durumunda olan 6 derebeyliğe mensup 30.000 aile,Hunlardan ele geçirilen bu bölgeye yerleştirilmiş ve Meng T’ien komutasındaki askerlerle birlikte Çin Seddi’nin yapılışında çalıştırılmışlardır. Zorunlu Bedenen Çalışma Yükümlülüğü gereği Çin Seddi yapımında çalışan1 milyondan fazla işçinin yanısıra, pek çok suçlu, suçlarını Çin Seddi’nin yapımında çalışarak ödemişlerdir(3). Ancak, işçi gereksinimi arttıkça,suçsuz insanlara çeşitli suçlar yüklenerek bu bölgeye gönderilmişler ve Çin Seddi yapımında çalıştırılmışlardır.

Çin Seddi’nin yapımı M.Ö. 210 yılına, Ch’in Shih Huang’ın ölümüne kadar aralıksız sürmüştür. Hükümdarın ölümünden sonra, general Meng T’ien’in gücünden korkan başvezir, sanki hükümdarın emriymiş gibi Meng T’ien’e “intihar etme cezası” bildirir. Meng T’ien intihar eder. Meng T’ien’in ölümünden sonra bu bölgedeki askerlerin ve Çinli ailelerin çoğu buralardan kaçarlar.

www.renklidusler7.blogspot.com

M.Ö. 206 yılında Ch’in Hanedanlığı sona erer ve Han Hanedanlığı kurulur. Yeni kurulan Han Hanedanlığı döneminde Çin çok güçsüz bir durumdadır. Hunların ise çok güçlü oldukları bu dönemde, Çinliler zorunlu olarak barışçı bir siyaset izlerler. Hunlarla akrabalık ilişkisi kurmak için prensesler ve çeşitli hediyeler gönderirler. Bu barış döneminde Çin Seddi aralarında sınır olarak kabul edilmiştir. Seddin kuzeyi göçebelere,güneyi ise tarımla uğraşan Çinlilere aittir(4).

Han Hanedanlığı döneminde de, Ch’in Hanedanlığı döneminde başlatılan suçluları kuzeye sürgün etme ve Çin Seddi yapımında çalıştırma sistemi devam ettirilmiştir. Çin Seddi’nin yapımı sürdürülürken, bir yandan da doğal etkilerle yıkılan ve yıpranan yerleri de sürekli olarak onarılmıştır.

Onarım çalışmaları, sonraki hanedanlıklar tarafından da devam ettirilmiştir. Bu onarımlardan en önemlisi 14-17. yüzyıllar arasında hüküm süren Ming Hanedanlığı döneminde yapılan onarımdır. Moğolların Çin’den atılmasından sonra, büyük bir bölümü harap olmuş Çin Seddi,sanki yeni baştan yapılmışçasına büyük bir onarımdan geçirilmiştir. Günümüze kadar ulaşan Çin Seddi’nin büyük bir bölümü Ming Hanedanlığı döneminde yapılmıştır.

Buraya kadar, Çin Seddi’nin yapılışı hakkında kısa ve öz bilgiler vermeye çalıştık. Şimdi de, Çin Seddi’nin yapılış nedenlerine değinelim. Her ne kadar kuzeydeki Türklerin ve Moğolların Çin’e yaptıkları akınları durdurmak için yapıldığı söyleniyorsa da, milyonlarca Çinlinin yaşamı pahasına yapılan bu görkemli yapının sadece savunma amacıyla yapıldığını söylemek pek inandırıcı olamaz.

Çin Seddi’nin yapılışındaki siyasi neden, askeri nedenden daha ön plandadır. Kanımızca, bu duvarın yapılışındaki temel amaç, bir tarım toplumu olan Çinlilerle göçebe uluslar arasındaki sınırı belirlemektir. Bu kanıya nasıl vardığımızı örneklerle açıklamaya çalışalım.

Çin’de siyasi birliğin sağlanmasından sonra, ülkenin sınırlan hızla genişlemiştir. Doğuda ve güneyde denizle, batıda ise yüksek platolarla sınır olmuştur. Kuzeyde ise Sarı Irmak (Huang Ho) ve Karanlık Dağlar’dan (Yin Shan) sonra hiç bir doğal sınır yoktur. Bu bölgedeki sının belirlemek için, önceki dönemlerde yapılmış duvarların birleştirilmesi düşünülmüştür.Böylece ortaya Çin Seddi çıkmıştır.

Biliyoruz ki, Çinliler sahip oldukları topraklan, kentleri ve köyleri duvarlarla çevirmeden duramazlar. İlk bakışta sadece savunma amacıyla yapıldığı izlenimi veren bu duvarların daha başka işlevleri de vardır. Aslında hiç bir duvar aşılmaz değildir. Ama Çinliler, duvar içinde kendilerini daha güvende  hissetmektedirler.

Çin Seddi’nin yapılmasıyla Ch’in Shih Huang’ın göçebe uluslara vermek istediği mesaj şudur: “Bu duvar bizim aramızdaki sının belirlemektedir.Bu duvarın iç tarafı bize, dış tarafı size aittir. Bu duvarı aşmadığınız ve topraklarımıza saldırmadığınız sürece, biz sizin ne yaptığınıza karışmayız.”

Ch’in Shih Huang, ülkesinin her yerinde aynı standartlara u y u l m a s ı n ı istemiş ve bu konuda çeşitli uygulamalar yapmıştır. Yolların genişliği, tekerleklerin çapı ve dingil aralıklan hep bir standarda bağlanmış ve tüm ülkede aynı ölçüler kullanılmıştır. Bunun içinde, öncelikle ülkenin sınırları belirlenmiştir.

Daha önce de değindiğimiz gibi, Çin Seddi’nin yapılmasına Meng Tien komutasındaki ordunun Hunları kuzeye çekilmeye zorlamasından sonra başlanmıştır. Bu dönemde Çinliler, gerek askeri ve gerekse ekonomik açıdan çok güçlüdürler. Hunlar, Çin için bir tehlike oluşturmamaktadırlar.

Hunları kolaylıkla kuzey bozkırlarına sürebilen Çinlilerin, böylesine uzun bir uğraşı gerektiren ve son derece pahalıya çıkan bu duvarı sadece Hunlardan korktukları için yaptıklarını söylemek pek inandırıcı olamaz. Eğer Hunların çekildikleri topraklar verimli olsaydı, şüphesiz Meng T’ien komutasındaki ordu Hunları rahat bırakmaz, daha ileriye sürmenin yollarını arardı. Hunlar en verimli topraklarını Çinlilere kaptırdıktan sonra, verimsiz kuzey bozkırlarına çekilmek zorunda kalmışlardır. Diyebiliriz ki Çin Seddi, verimli topraklarla, verimsiz topraklar arasında da bir sınır teşkil etmektedir.

Ch’in Hanedanlığından sonra kurulan Han Hanedanlığı döneminde ise, durum bunun tam tersidir. Hunlar çok güçlüdürler. Hiç bir engel onları durduramaz. Bu dönemde Hunlar, diledikleri zaman Çin Seddi’ni aşmışlar ve Çin topraklarına girmişlerdir. Çinlilere kaptırdıktan He Nan bölgesinde rahatça at koşturmuşlardır. Ch’in Shih Huang, ülkenin tüm gücünü Çin Seddi, saray, yol ve anıt mezar gibi yerlere harcadığı için, yeni kurulan Han Hanedanlığı çok yoksuldur. Yoksulluğun hangi boyutta olduğunu anlamak için, vereceğimiz örneğin yeterli olacağı kanısındayım.

Han Hanedanlığı hükümdarının saltanat arabasına koşmak için aynı renkte dört adet at bulamazlar. Başvezir ve generaller ancak öküz arabasına binebilmektedirler(5).

Hunlardan çekinen Çinliler, Hunlarla iyi geçinmeye çalışmışlar ve onlarla akrabalık ilişkileri kurmuşlardır. Onlara prensesler ve çeşitli hediyeler göndermişlerdir. Bu dönemde Hunlar ile Çinliler banş içinde yaşamışlardır.

Zaten, Çin Seddi çok güçlü olan Hunları durdurabilecek bir engel durumunda da değildir. Görüldüğü gibi, bu dönemde de Çin Seddi’nin savunmaya yönelik bir işlevi yoktur. Yapılan anlaşma gereği, Hunlar ile Çinliler arasındaki sının belirlemeye yaramaktadır.

Ch’in hanedanlığı döneminde uygulanan sert yasalar, “bedenen çalışma yükümlülüğü”nün dayanılmaz boyutlarda artırılması ve vergilerin çok yüksek olması nedeniyle, halk yaşadığı topraklan terkederek kuzeye, baskı ve zulmün olmadığı bölgelere kaçmaya çalışmaktadır. Kaçmak isteyen halk için en büyük engel, önlerinde yükselen Çin Seddi’dir.

Han Tarihi içindeki Ekonomi Kayıtları bölümünde, Ch’in Hanedanlığı’nın kurulmasından sonra, zorunlu bedenen çalışma yükümlülüğünün eski dönemlere göre 30 kat artırıldığı ayrıca, vergi gelirlerinde de eskiye oranla 20 kat bir artış olduğu anlatılmaktadır(6,7).

Bedenen çalışma yükümlülüğü uyarınca Çinli halkın hangi işlerde çalıştırıldıklarına bir göz atalım,

a) Çin Seddi’nin yapılışında görev alan işçilerin sayısı 1.000.000 dan fazladır. Bu işçilerin çalışmalarını kontrol eden ve kaçmalarını önlemekle görevli asker sayısı ise 300.000 dir.

b) “A Fang Sarayı” yapımında 700.000 işçi çalıştırmıştır. Ahşaptan yapılan bu saray, Han dönemindeki bir iç çatışma sırasında tamamen yanmıştır.

c) Ch’in Shih Huang için yapılan büyük anıt mezarın yapımında 700.000 den fazla işçi çalıştırılmıştır. Ch’in Shih Huang’ın hükümdar olmasından  hemen sonra başlanan bu anıt mezarın yapımı 30 yıl sürmüştür.1974 Yılında yapılan kazı sonuçlarına göre bu mezarın yeraltı sarayının kapladığı alan 184.000 m2 dir.

d) Ch’in Shih Huang, iktidarda kaldığı 12 yıl içinde 5 kez tüm ülkeyi kapsayan geziler yapmıştır. Arabası ile geçeceği yerlere muntazam yollar yapılmıştır. Bu yolların yapımında da yüz binlerce işçi çalıştırılmıştır.

Savaşan Beylikler Dönemi’nde ülke nüfusunun 10 milyon dolayında olduğu tahmin edilmektedir(8). Demek ki, Ch’in Hanedanlığı dönemindeki nüfus, yaklaşık olarak 10 milyon kadardır. Görüleceği gibi, sadece biraz önce dediğimiz işlerde çalışanların sayısı 3.000.000 dan fazladır. Yani,ülke nüfusunun yaklaşık 1/3 ü bu gibi işlerde çalıştırılmaktadır.

Ch’in Hanedanlığı döneminde uygulanan sert yasalar ve acımasız uygulamalar nedeniyle halk, kapana sıkışmış birer köle durumuna gelmiştir.

Bu dönemde uygulanan cezalardan birkaç örnek vererek, halkın içinde bulunduğu duruma biraz açıklık getirelim.

1) M.Ö. 356 yılında Shan Yang tarafından uygulamaya konulan ceza sistemine göre, 15 aile ile grup oluşturmaktadır. Bu aileler, suç işlenmemesi için birbirlerini sıkı kontrol etmek zorundaydılar. Eğer bir kişi suç işlerse, bunu bildiği halde görevlilere bildirmeyen aile ya da ailelerin fertleri kılıçla bellerinden ikiye biçilerek öldürülürlerdi. Suçluyu saklayan ailenin fertleri de, düşmana teslim olmuş vatan hainleriyle bir tutulur ve idam edilirdi(9).

Başka birinin işlediği suç nedeniyle ailecek ölüme mahkum olmak, insanların kolay kolay kabullenecekleri bir durum değildir. Herkes bu ülkeden,bu yönetimden kaçıp canını kurtarmaya bakıyordu.

2) Yine bu dönemde uygulanan bir yasaya göre, eğer bir askeri birlik, varması gerektiği yere tam zamanında varamazsa, komutanından askerine kadar hepsi ölüme mahkum edilirlerdi. Bu nedenle, ölüm cezasına çarptırılacaklarını anlayan askerler genellikle kuzeye kaçardı.

Ch’in Hanedanlığının son dönemlerinde, 900 kişilik bir birlik şiddetli yağmur nedeniyle görev yerine zamanında ulaşamaz. Ölmek istemeyen bu askerler, devletin de zayıf olmasından cesaret alarak yönetime başkaldırırlar.

Bu başkaldırı zamanla büyür ve Ch’in Hanedanlığ’nın sona ermesine neden olur(10).

3) M.Ö. 746 yılında (Ch’un Ch’iu Dönemi) başlayan ancak, Ch’in Hanedanlığı döneminde çok daha acımasızca uygulanan bir ceza sistemi daha vardır. Bu ceza sistemine göre, suçlunun ailesi ve bu aile ile akrabalık ilişkisi olan aileler toptan idam edilirlerdi.

Burada kısaca, bu dönemde uygulanan bazı ceza sistemlerine değindik.

Anlaşılacağı gibi halk, sürekli olarak ölüm korkusu ile.birlikte yaşamaktadır.Kaldı ki, sözkonusu cezaların uygulanış biçimleri ise, akla hayale gelmeyecek derecede korkunçtur.

Görüldüğü gibi Ch’in Hanedanlığı döneminde, ülkenin tüm ekonomik ve insan gücü Çin Seddi’nin, sarayların, yolların ve büyük anıt mezarın yapımı için seferber edilmiştir. Zorunlu çalışma süresinin artırılması, vergilerin yükseltilmesi, haksız yere suçlanarak sınır boylarında çalışmaya mahkum olmak ve sürekli olarak ölüm korkusu ile yaşamak, Çin halkını canından bezdirmiştir. Önlerinde ise sadece bir tek kurtuluş umudu vardır, Hun topraklarına kaçıp, buralarda yeni bir yaşam düzeni kurmak.

Yapılan Çin Seddi ise, bütün bu insanların kaçmasını önlemek için yapılmış bir hapisane duvarına benzemektedir. Buna rağmen, kuzeye kaçanların sayısı hiç de az değildir.

Han Tarihi (Han Shu) içindeki Hun Kayıtları’ nda; Hunların içinde çok sayıda “Ch’in’li” bulunduğundan söz edilmektedir. Yen Shih Ku adındaki tarihçi de, “Ch’in’li” sözcüğünü açıklarken, şöyle bir ifade kullanmaktadır:

“Ch’in Hanedanlığı döneminde çok sayıda Çinli Hunlara kaçmıştır.Han Hanedanlığı döneminde, bu kişilerin soyundan gelenlere “Ch’in’li” denilmektedir.”(11)

Japon Yazar Takeshi Kaiko’nun “Panik ve Kaçış” adlı eserinde, Çin Seddi’nin ve A Fang Sarayı’nın yapımında zorla çalıştırılan Çinli halkın çektiği sıkıntıları ve acıları gerçekçi bir dille anlatmaktadır. Kaçmak isteyenler,Çinli askerler tarafından korkunç işkencelerle öldürülmektedirler.Öykünün Çinli kahramanı öykünün sonunda şöyle demektedir: “Kimseye güvenmeden kaçmak ve bir Hunlu olmak. Bu, bulabildiğim tek çıkar yol.Hunlar beni aralarına kabul edecekler mi bilmiyorum, ama her şeyi göze alıp bunu deneyeceğim.”(12)

Han Hanedanlığı döneminde, barış içinde olan Çinliler ile Hunlar arasmda Çin Seddi’nin yıkılması ile ilgili bir görüşme ve bir Çinli vezirin Han Hanedanlığı hükümdarı Han Yuan Ti’ye sunduğu rapor oldukça ilginçtir.

M.Ö. 33 yılında; ki Hunların zayıf, Çinlilerin güçlü oldukları bir dönemdir.Hun lideri Hu Han Hsieh, yeni Çin hükümdarına bağlılığını göstermek için ziyarete geldiğinde kendisine çeşitli hediyeler verilir. Hu Han Hsieh çok memnun olur ve hükümdara damat olmak istediğini ifade eder.

Bunun üzerine, saraydaki cariyelerden Wang Chao Chün adındaki bir kız,sanki prensesmiş gibi Hun liderine eş olarak verilir. Hu Han Hsieh, Han hükümdarına yazdığı teşekkür mektubunda, artık Çin Seddi’ne gerek kalmadığını,seddin yıkılarak buradaki askerlerin ve görevlilerin evlerine dönmelerinin iyi olacağını belirtir. Hunların, nesilden nesile Çin sınırını koruyacaklarını, hükümdarın tahtında korkusuzca oturabileceğini ifade eder.

Han Yuan Ti, bu konuyu tartışmaları için vezirlerine görev verir. Vezirler,böyle bir önerinin uygulanabilir olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Yapılan öneriyi olumlu bulurlar. Ancak, sınır bölgelerini ve göçebe ulusları iyi tanıyan Hou Ying adındaki bir vezir, bu önerinin hiç de sanıldığı gibi iyi bir öneri olmadığı kanısındadır. Bu konuda hazırladığı bir raporu hükümdara sunar. Han Tarihi içindeki Hun Kayıtları bölümünde yer alan bu rapora bir göz atalım:

“Hunlar, Chou Hanedanlığı ve Ch’in Hanedanlığı’ndan bu yana sürekli olarak Çin için tehlike oluşturan bir ulustur. Zaman zaman Çin’e saldırmışlardır.Han Hanedanlığının kuruluş yıllarında Büyük Duvar (Çin  Seddi) bir sınır olarak kabul edilmişse de, Hunlar sık sık bu duvarı aşmışlar ve eskiden kendi topraklan olan bu bölgede, sanki hala kendi topraklarıymış gibi at koşturmuşlar ve avlanmışlardır. Han Wu Ti döneminde (M.Ö. 141-88) Hunlarla yapılan savaşlarda Hunlar yenilmiş ve bu topraklar yeniden ele geçirilmiştir. Hunlar tekrar Büyük Duvar’ın kuzeyine atılmışlardır. Sınıra askeri birlikler gönderilmiş ve Büyük Duvar yeni baştan onarımdan geçirilmiştir.”

Hou Ying, Çin Seddi’nin yıkılmasının sakıncalarını 10 madde halinde anlatmıştır:

1. Büyük Duvar’ın kuzeyi düz bir arazidir. Burada ağaçlar ve otlaklar az olup, genelde çöllerle kaplıdır. Baralarda sert rüzgarlar eser. Arazinin düz ve çıplak olması nedeniyle, Hunların gizlenmeleri ve ani saldırılar düzenlemeleri mümkün değildir. Büyük Duvar’ın güneyinde ise yüksek dağlar ve derin vadiler bulunmaktadır. Sınır bölgelerinde yaşayanlar; bu bölgeden geçen Hunlardan ağlamayanını görmediklerini söylerler.

Eğer sınır bölgesindeki askerleri geri çekersek, daha önceleri Hunlara ait olan Karanlık Dağlar (Yin Shan) yöresini Hunlarla geri vermiş oluruz.

2. Siz Hunları yendiniz. Onları tamamen yok etmeyip, yaşamalarına izin verdiniz. Hunlar size müteşekkirdir. Size karşı bağlılıklarını ifade ediyorlar. Ancak bilemeniz gerekir ki, göçebe uluslar zayıf oldukları zaman kendilerini acındırırlar ve her şeye boyun eğerler. Ama, güçlendikleri zaman, ellerine fırsat geçerse çok saldırgan olurlar. Artık onları kontrol etmek mümkün olamaz. Geçmişteki olayları unuturlar. Şu sıralar güvenlik içindeyiz ama, gelecekte meydana çıkabilecek tehlikeyi unutmamanız gerekmektedir.

3. Bildiğiniz gibi; eğitim görmüş, yasalarla yönetilen sabırlı ve sessiz Çinliler bile suç işlemektedirler. Onların suç işlemelerine engel olamıyoruz.Hun halkı anlaşmaya uymazsa, Hunların lideri onları nasıl engelleyebilir?

Onları durdurması mümkün müdür?

4. Büyük Duvar sadece Hunlar düşünülerek yapılmamıştır. Önceleri derebeylikler arasında yapılan bu duvar, derebeylerin birbirlerinin topraklarına saldırmalarını önlemek amacıyla yapılmıştır. Ayrıca, çeşitli nedenlerle kendi topraklarını terkederek Çin topraklarına yerleşmiş olan göçebe halkın, memleketlerini özleyerek geri dönmelerini de önlemektedir.

5. Sınır bölgemizde Batı Ch’iang (Hsi Ch’iang)’lar bulunmaktadır. Sınır bölgelerinde görev yapan Çinli görevlilerin parayı çok sevmeleri ve sadece kendi çıkarlarını düşünmeleri nedeniyle, bû ulus ile Çinliler arasında çatışmalar hiç eksik olmaz. Çinliler, Batı Ch’iang’lıların mallarını,hayvanlarını, kadınlarını ve çocuklarını kaçırmaktadırlar. Bu nedenle,aralarında düşmanlık vardır. Eğer Büyük Duvar yıkılırsa, eski düşmanlıklar yeniden alevlenir ve çatışmalar büyük boyutlara ulaşabilir.

6. Hunlarla yapılan savaşlar sırasında çok sayıda Çinli asker Hunların topraklarına kaçmış ve oralara yerleşmiştir. Bu askerlerin Çin’de kalan aile bireyleri (çocukları, torunları) yoksul bir yaşam sürmektedirler. Bu kişiler atalarını özleyerek, daha iyi bir yaşama kavuşmak için Hunlara kaçabilirler.

Onlara bu fırsatı vermiş oluruz.

7. Sınır bölgelerinde yaşayan zengin ve soyluların hizmetlerine bakan kadın ve erkek hizmetçiler çok zor bir yaşam sürmektedirler. Kaçmak isteyenlerin sayısı oldukça çoktur. Kendi aralarında şöyle  konuşmaktadırlar;

“Hunların memleketinde yaşam çok güzelmiş. Çok rahatmış. Ama, elimizden düş kurmaktan başka bir şey gelmiyor.” Bütün engellemelere karşın, yine pek çok kişinin kaçmayı başardığını duyuyoruz. Büyük Duvar yıkılırsa, kaçmak isteyen herkese fırsat tanımış oluruz.

8. Çin’de pek çok eşkiya çeteleri bulunmaktadır. Sıkı bir takip olduğunda,Büyük Duvar onların kaçmasına engel olmaktadır. Böylece onları yakalamamız mümkün olabiliyor. Eğer Büyük Duvar’ı ortadan kaldırırsak, bu çeteler yakalanmaktan korkmayacakları için çok daha fazla suç işleyecekler ve daha acımasız  olacaklardır. Yakalamak istediğimiz zaman rahatça kuzeye kaçabileceklerdir.

9. Büyük Duvar yapılalı 100 yıldan fazla oluyor. Çok sayıda kişinin yaşamları pahasına, uzun süren çabalar sonucunda tamamlanabilmiştir.Bazı bölümleri taştan yapılan bu duvar eğer korunmazsa, bir süre sonra harap olur. Günün birinde bu duvara gereksinme duyarsak, eski durumuna getirmek çok uzun zaman alır ve iş işten geçmiş olur.

10. Büyük Duvar’ı ve sınırı korumakla görevli askerlerimizi geri çekerek, kuzey sınırlarımızın korumasını Hunlara teslim edersek, Hun lideri bize iyilik yaptığı fikrine kapılacaktır. Biz ise ona borçlanacağız. Hunlar,yaptıkları iş için bizden bazı isteklerde bulunacaklardır. Onları tatmin edemezsek ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını şimdiden bilebilir miyiz?”

Hükümdar bu raporu okuyunca, Hunlar tarafından önerilen, Çin Seddi’nin yıkılması ve burada görev yapan askerlerin dağıtılması konusunun bir daha tartışılmamasını istemiştir. Hunlara verilecek uygun bir yanıt aramışlardır. Hunlara bu konuda haber götüren general Hun liderine şöyle bir açıklamada bulunmuştur:

“Büyük Duvar size karşı yapılmış değildir. Ülkemizdeki kötü kişilerin sizin topraklarınıza kaçarak sizlere zarar vermesini önlemek için yapılmıştır.Size bir zarar gelmesini istemediğimiz için bu duvarı yıkmayı düşünmüyoruz.”

Bu açıklamayı dinleyen Hun lideri, Çinlilere hak verdi ve Hun ulusunu düşündükleri için teşekkür etti(13) .Buraya kadar anlattıklarımız da göstermektedir ki, Çin Seddi’nin sadece savunma amacıyla yapıldığını söylemek mümkün değildir. İlginçtir ki, Çin Seddi’nin Çinlileri Hunlardan korumak için yapıldığı ileri sürülmektedir.

Oysa, Çin Seddi’nin yapılışında milyonlarca Çinli insanlık dışı yöntemlerle çalıştırılmıştır. Hun topraklarına kaçmak isteyenler de öldürülmüşlerdir.Bu duvarın yapımında çalıştırılan milyonlarca işçinin yiyecek, içecek ve diğer gereksinmeleri ve de duvar yapımında kullanılacak  taşların temini, kerpiç karmak için gerekli suyun taşınması gibi konular düşünülünce, sadece savunma amacıyla böyle bir duvarı yapmak hiç de akıllıca değildir. Kaldı ki, Çin Seddi dağ keçilerinin bile zor tırmandığı zirvelerden geçmektedir. Buralardan saldın beklenmediğine göre, bunun nedeni “savunma” ile açıklanamaz. Dikkatimizi çeken bir nokta da şudur:

Çinliler güçlüyken Hunların onlara zarar vermeleri mümkün değildir.Hunların ,güçlü olduğu dönemlerde ise, Çin Seddi’nin hiç bir önemi yoktur.Hunlar istedikleri an bu duvarı aşabilmekte ve Çin topraklarına girmektedirler.

Görüldüğü gibi savunma açısından pek fazla işe yaramamaktadır.Öyleyse, bu duvarın yapımı için neden böylesine büyük bir insan kitlesi feda edilmiştir? İşte bunu açıklayabilmek için Ch’in Shih Huang’ın kişiliğine değinmemiz gerekmektedir.

Çin Seddi’nin yapılış nedenlerinden biri de, Ch’in Shih Huang’ın kendisine karşı girişilecek bir başkaldırıdan korkmasıdır. Böyle bir girişimi önlemek için çeşitli yöntemler uygulamıştır. Bunlara kısaca değinmeye çalışalım:

1. Ülkedeki tüm silahlan toplattırır ve erittirir. Elde edilen madenden 12 adet büyük heykel döktürür. Altın ile kaplanan bu heykeller sarayın bahçesine yerleştirilir. Böylece, silah yapımında kullanılabilecek büyük miktarda maden, hükümdarın gözü önünde bir yere yerleştirilmiş oluyordu.

2. 120.000 Zengin aileyi başkent Hsien Yang’a naklettirmiştir. Ellerinde geniş olanaklar bulunan bu zengin aileleri, kontrolu kolay olsun diye başkentte bulundurmayı uygun bulmuştur.

3. Daha önceleri savaş halinde bulunduğu 6 derebeyliğin soylularında oluşan 30.000 aileyi hükümet merkezinden uzakta tutmak için kuzey sınırına göndermiştir.

4. Ülkenin önde gelen 460 aydınını diri diri toprağa gömdürerek öldürmüş ve kendisine karşı çıkabilecek kişileri sindirmiştir.

5. Fal, tarım ve tıp kitapları dışında kalan tüm kitapları yaktırmıştır.Bilgili halkın kendisine karşı çıkacağından korktuğu için, kitapların yakılmasını emretmiştir. Kitapların yakılmasını seyretmek bile yasaklanmıştır(14).

6. Halkın sürekli olarak meşgul olmasını sağlamak amacıyla, bedenen çalışma yükümlülüğü artırılmıştır. İnsanlar bir ömür boyu çalışmaya mahkum edilmişlerdir.


Qin Shi Huang 秦始皇

İktidarı kaybetmekten çok korkan Ch’in Shih Huang, kendisi için tehlikeli gördüğü tüm varlıkları ya ortadan kaldırmış ya da zararsız hale getirmiştir. Çin Seddi, saray, yol ve anıt mezar yapımında çalıştırılan milyonlarca Çinli, “hayatta kalmak”tan başka hiç bir şey düşünemez olmuşlardır.Evlerinden, ailelerinden zorla koparılan milyonlarca kişi, ülkenin uzak köşelerine götürülmüş ve niçin, neden böylesine çalışmak zorunda olduklarını bile bilmeden, Çinli askerlerin işkencesi altında ölünceye kadar çalıştırılmışlardır. Ch’in Shih Huang kendini çok beğenen bir kişidir. Kendisine, “Çin’in İlk Hükümdarı” anlamına gelen “Shih Huang” adını seçmiştir. Ömrü boyunca, olanaksız sayılan işleri başarmak için uğraşmıştır.



Ch’in Shih Huang’un bir özelliği de, ölümden çok korkmasıdır. Ölümsüz olmak istemektedir. Hsü Fu adındaki bir kişiyi, binlerce kız ve erkek çocukla birlikte, ölümsüzlüğün ilacını bulmaları için Doğu Denizi’ne gönderir.(15)

Ölümsüzlüğü arayan Ch’in Shih Huang, ölümsüzlüğün ilacını bulamamışsa da; yaptırmış olduğu Çin Seddi ile bir bakıma ölümsüzlüğü yakalamıştır.

Ch’in Shih Huang sadece Çin Seddi ile değil; uyguladığı sert ceza sistemi ve bilim adamlarının hala üzerinde alıştıkları anıt mezarıyla,yüzyıllar geçse de adından sözettirmeye devam edecektir.

Dikkatimizi çeken bir konu da, Çinli bilim adamlarının Çin Seddi’nin yapılış nedeni konusunda suskun kalmalarıdır. Çin Seddi’nin savunma amacıyla yapıldığını duyunca, buruk bir gülümsemeyle susuyorlar ve bu açıklamayı kabulleniyorlar. Çin bilim adamları nedense bu konuda susmayı tercih etmektedirler.
Kaynaklar

1. EBERHARD Wolfram, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1947, s. 83.

2. SZU-MA Ch’ien, Shih Chi (Tarih Kayıtları), 88. bölüm, Meng T’ien’in Biyografisi ve 110: bölüm, Hun Kayıtları.

3. Ch’in Hanedanlığı döneminde başlayan “Ch’en Tan Ceza Sistemi”ne göre, suçlular kuzeye sürülürler ve Çin Seddi yapımında çalıştırılırlardı.

4. SZU-MA Ch’ien, Shih Chi (Tarih Kayıtları), 110. bölüm, Hun Kayıtları, s. 2902.148 BÜLENT OKAY

5. SZU-MA Ch’ien, Shih Chi (Tarih Kayıtları), 30. bölüm, Fing Chun Shu (Ekonomi

Kayıtlan), s. 1417.

6. Bu yükümlülüğe göre her Çinli, devletin gösterdiği bir işte belirli bir süre çalışma zorundaydı.

7. PAN Ku, Han Shu (Han Tarihi), 24. bölüm, Shih Hou Chih (Ekonomi Kayıtlan),s. 1137.

8. CHIEN Po Tsan, Chung Kuo Shih Kang Yao (Kısa Çin Tarihi), Jen Ming Yayınevi, Pekin, 1983, s. 107.

9. (Önce Verildi) Kısa Çin Tarihi, s. 81-82.

10. (Önce Verildi) Kısa Çin Tarihi, s. 108.

11. (Önce verildi) Han Tarihi, 94. bölüm, Hun Kayıtları, s. 3782-3783.

12. KAİKO Takeshi, (çev. Prof. Charless Dunn), Panic ant the Runaway (Panik ve

Kaçış), University of Tokyo, Tokyo, 1977.

13. (Önce verildi), Han Tarihi, 94. bölüm, Hun Kayıtları, s. 3803-3805.

14. (Önce verildi)- Shih Chi (Tarih Kayıtları), 6. bölüm, Ch’in Shih Huang Kayıtları,s. 223-295.

15. (Önce verildi) Shih Chi (Tarih Kayıtları), 6. bölüm, Ch’in Shih Huang Kayıtları,s. 236-247.

19 Ocak 2018 Cuma

OSMANLI DONANMASININ YAKILDIĞI OLAYLAR

osmanlı donanmasının Yakıldığı Olaylar
...
merhaba değerli okurlarımız.
bu gün sizlere bir çok sınavda karşımıza çıkan osmanlı donanmasının yakılma olayını anlatacağız.
keyifli okumalar...

Osmanlı Donanmasının Yakıldığı Yerler ve Yakanlar

İnebahtı Deniz Savaşı (1571)

İnebahtı Deniz Savaşının Nedeni:

Kıbrıs’ın Osmanlıların egemenliğine girmesi.

Avrupa’da papa önderliğinde bir Haçlı donanması oluşturuldu.

Yunanistan’ın batısında İnebahtı Körfezi’inde yapılan savaşı Osmanlı kaybetti.(1571) Osmanlı donanması yakıldı.

İnebahtı Savaşı Osmanlı Devleti’nin Akdeniz hakimiyetini sarssa da altı ay içerisinde eskisinden daha güçlü bir donanma hazırlanmıştır.

Çeşme Baskını (1770)

yüzyılda Osmanlı Devleti zayıflamaya başladı. Donanmaya gereken önem verilmedi. Sıcak denizlere inmek isteyen Rusya ile 1768 yılında 6 yıl sürecek bir savaşa başlandı. Ruslar Eflak Boğdan, Yaş ve Bükreş’i ele geçirdiler.
Akdeniz’e inen Rusya, 1770 yılında Osmanlı donanmasını İzmir’in Çeşme limanında yaktı.

1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kırım’ın bağımsızlığını kabul ve Ruslara Boğazlardan geçiş hakkı verdi.

Navarin Olayı – 1827

İngiltere, Rusya ve Fransa Osmanlılardan Türklerin Yunanistan’dan çıkarılmasını istemiştir. Osmanlı bu isteklerinin reddedince bu üç devlet Navarin Limanında bulunan Osmanlı ve Mısır donanmalarını yakmışlardır.

Sinop Baskını (1853)

Osmanlı Devleti Sinop’u Karadeniz ve Kırım’a yapılan seferlerde üs olarak kullanıyordu.

Rusya, 1853 yılında Sinop’ta bulunan Osmanlı donanmasını yaktı.

Sinop baskınından dolayı, İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı.

Savaş sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılmış ve toprakları Avrupa devletlerinin garantisi altına alınmıştır.(1856) Ayrıca Karadeniz tarafsız hale getirilmiş bu da Osmanlı Devletini olumsuz yönde etkilemiştir.

4 Ocak 2018 Perşembe

SURRE ALAYI



SURRE ALAYI

Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn ahâlisine, zâhidlere, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara gönderdikleri para ve değerli eşyâlara surre; bunları götüren topluluğa da surre alayı denirdi.Bilinen ilk surre alayları, Abbâsiler devrinde (750-1258) gönderildi. Eyyûbiler (1174-1250) ve Memlukler (1250-1517), bu güzel âdeti devam ettirdiler. Herşeyin en güzelini Haremeyn-i şerifeyne lâyık gören Osmanlılar da, surre alaylarının en güzellerini gönderdiler. Osmanlı Devletinde bilinen ilk surre alayı, Yıldırım Bâyezîd Han tarafından Edirne’den gönderildi. Gönderilen hediyeler arasında 80.000 altın para da vardı. Çelebi Sultan Mehmed Han, Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında artarak devam etti. Yavuz Sultan Selim Hanın Halife-i Müslimîn olmasından sonra daha da sistemleştirildi. Bu hizmet devletin yıkılışına kadar en zor şartlarda bile devam ettirildi. Surre-i hümâyûn, Haremeyn evkafı nâzırı olan dârüsseâde ağalarının sorumluluğu altında hazırlanırdı. Gönderilecek para ve eşyâların listesini gösteren surre-i hümâyun defterlerini dârüsseâde ağasının yazıcısı ve haremeyn müfettişi mühürlerdi. Daha sonra defterdâr tarafından imzâlanan defterlere nişancı tuğra çekerdi.Bundan sonra Pâdişâhın Mekke Emîrine hitâben yazdırdığı nâme-i hümâyûn, kızlar ağası tarafından surre emînine teslim edilirdi. Bu esnâda Kur’ân-ı kerîm ve na’tlar okunur, kurbanlar kesilir, buhûrdânlar yakılır, tekbir getirilir, duâlar edilirdi. Receb ayının on ikisin de Üsküdar’a geçirilen surre alayı halkın coşkun sevgi gösterileri arasında yeni hediye katarları ve hacı adaylarının da iştirâkı ile Hicaz’a doğru yoluna devam ederdi. Yol üzerinde bulunan beylerbeyi ve sancakbeyleri surrenin emniyetini temin etmekle mükelleftiler.Surre alayı Haremeyn’e doğru ilerlerken, geçtiği yerlerde ihtişamlı merâsimler yapılır, surre hediyeleri yüklü yeni yeni katarlarla birlikte hacı adayları da katılırdı.Surre-i hümâyunla gönderilen paralar, Harameyn’in masraflarına sarf edilirdi.Surer-i hümâyûnda paralar dışında gönderilen ve nâdir bulunan kıymetli halılar, seccâdeler, murassa avîzeler, şamdanlar, paha biçilmez mushaf-ı şerifler, levhalar, puşideler (örtüler), gümüş perde halkaları, okkalarla buhurlar, elbiseler, Mekke Emîrine mahsus sırmalı ve işlemeli kaftan, mücevherli kılıç, inciden tesbih ve daha pekçok kıymetli hediyeyse, Mekke ve Medîne’deki mübârek makâmlara, seyyidlere, şerîflere, fakirlere, zâhidlere hediye edilirdi. Gönderilen hediyeyi alanlar, kendilerine göre, keselere zemzem, hurma gibi hediyeler koyarak surre ile geri gönderir, karşılıklı hediyeleşirlerdi.Bu arada Kahire’den gönderilen surre alayında yer alan yeni Kâbe örtüsü merâsimle eskisiyle değiştirilirdi. Mekke Emîri eski Kâbe örtüsünü İstanbul’a gönderirdi. Bu Kâbe örtülerinden İstanbul’da pekçok câmide bulunmaktadır.Surre alayları, 1864 yılına kadar kara, bu târihten 1908’e kadar deniz, daha sonra da demiryoluyla gönderildi. Surre alaylarının sonuncusu 1915 yılında gönderildi. Daha sonra Mekke Emirinin isyânı (1916) ve toprakların elden çıkması sebebiyle gönderilen surre alayları yerine ulaşamadı.

23 Aralık 2017 Cumartesi

OSMANLI PADİŞAHLARI NEDEN HACCA GİTMEDİ

Zaman zaman bazı akl-ı evveller bunu dile getirip, padişahların dinî yaşantısı hakkında ahkâm keserler. Sosyoloji, hukuk gibi yan dallara vakıf olmadan tarih yazılamayacağı, bir dere daha anlaşılıyor. Padişahlar hacca gitmediler ise, elbette bunun bir sebebi vardır. Nitekim Sultan Genç Osman hacca gitmeye kalktı da, başına neler geldi...

Şunu öncelikle söyleyelim ki, Türk-İslâm kültüründe, padişahların da herkes gibi icraatında öncelikle Allah'a karşı mesul olduğuna; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceklerine inanılır. O halde dinlerine bağlılıkları kaynaklarda sıkça geçen, ülkeyi hayrat eserleriyle donatan, harb meydanlarında canını ortaya koyan padişahlar, acaba niye hacca gitmemiştir?
MAHPUS HÜKMÜNDEDİR
İslâm âlimleri, hükümdarın ve onun makamındaki emirlerin (vali ve şehzadelerin), hacca gitmekte mazur olduğuna fetvâ vermiştir. Nitekim meşhur İslâm hukukçusu İbni Âbidîn, Reddü'l-Muhtar hâşiyesinin ikinci cildinin 146. sahifesinde şöyle yazıyor: "Meydânî'nin Kudûrî'ye yaptığı Lübâb şerhinden, o da Şemsü'l-İslâm Serahsî'den naklen, arzederiz ki, sultan ve sultan mânâsındaki emîrler [vâli ve şehzâdeler] mahpus hükmündedir. Binaenaleyh içinde kul hakkı olmayan malından kendi namına birini hacca göndermesi icab eder. Mezkûr şekilde aczi tahakkuk eder de, ölünceye kadar devam ederse böyle yapılır." Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması, pek çok bakımdan amme nizamını bozabilir. Bu sebeple hükümdarlar mahpus hükmünde, yani hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Nitekim haccın bir vücub, bir de edâ şartları vardır. Haccın bir insana vâcib olabilmesi için, o şahsın hacca gitmeye kâdir olması gerekir. Nitekim haccı emreden Kur'an-ı kerim âyetinde bu güç yetirebilme hususu açıkça vurgulanmıştır.








Osmanlı padişahlarının her sene Mukaddes topraklara gönderdiği surre alayı
GERİDEKİLERE NE OLACAK?
Haccın farz olması için, hacca gidip dönmeye ve bu zaman zarfında ailesinin nafakasını karşılamaya yetecek kadar parası olması şarttır. Padişahın ailesi, bütün bir harem ve saray halkıdır. Bunların masrafını bizzat padişah karşılamaktadır. Hükümdarlar, sıradan insanlar gibi tek başlarına ata, deveye binip de hacca gidemez. Yanında maiyetini götürmek istese, bu da kolay değildir. Padişahın yanında tam teçhizatlı bir askerî birlik gitmesi gerekir. Halbuki şahsî bir ibadetin yerine getirilebilmesi için bu külfeti yüklemek abes olur. Yol emniyeti de haccın edâsının şartlarındandır. Çöl hiçbir zaman eşkıyadan hâli olmamıştır. Eşkıyaların padişahı yakalayıp esir aldıkları, öldürdükleri, düşmana sattıkları veya fidye istedikleri tasavvur bile edilemez. Üstelik pâyitahtın en az üç ay boş kalması da mahzurdan uzak değildir. Yolda ve gittiği yerde hükümdarın karşılaşacağı tehlikeler de cabasıdır.
















Sultan II. (Genç) Osman. Hacca gitme teşebbüsü, tahtına ve hayatına mâl oldu.
BAŞINA NELER GELDİ
Osmanlı tarihinde ilk defa hacca gitmeye niyetlenen hükümdar Sultan II. Osman’dır. Onu da zamanın ulemâsı, gerek babasının şeyhi Aziz Mahmud Hüdâî, gerekse zamanın şeyhülislâmı Esad Efendi bu sebeplerle vazgeçirmeye çalışmıştı. “Padişahlara hacca gitmek farz değildir” demişlerdi. Genç padişahın, dinlemeyip hacca gitmeye teşebbüs ettiği için başına gelen felâketler, çok ibretlidir. Bu yolda, önce tahtını; sonra canını kaybetti. Evet, Emevî ve Abbasî halîfelerinden hacca gidenler vardır. Onların hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için hacca gitmemek bir ruhsattır. Abbasî halifesi Harun Reşid 9 defa hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denemez. Harun Reşid, kendisine tanınan ruhsattan istifade etmemeyi tercih etmiştir. İşini bir fetvâya uyarak yapana, artık niye böyle yaptığı sorulmaz.
BEDEL GÖNDERDİLER
Haccın vücûb ve edâ olmak üzere iki nevi şartları vardır. Vücûb şartları sekizdir: 1-Müslüman olmak. 2-Dârülharbde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi. 3-Akıllı olmak. 4-Bâliğ olmak. 5-Hür olmak. 6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar helâl parası olmak. 7-Hac vakti gelmiş olmak. 8-Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak. Edâ şartları dörttür: 1-Mahbûs ve men’ edilmiş olmamak. 2-Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selâmet ve emniyet olmak.  3-Üç günlük mesafedeki hür kadının yanında mahremi olmak. 4- Kadın, iddet hâlinde olmamak.  Padişahların vaziyeti, edâ şartlarında zikredilen mahbusluk hâline kıyas edilmiştir.
Vücûb ve edâ şartları bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. Sonraki senelerde, hastalanır, sakatlanır veya hapsolunursa,  yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasıyet etmesi lâzımdır. Vücûb şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücûb şartları bulunup da edâ şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu âcizlik ölünceye kadar devam eder ise, yerine birini vekil göndermesi veya öldükten sonra yerine birinin gönderilmesi için vasıyet etmesi lâzımdır.
Bu bakımdan hacca gitmemeleri, Osmanlı padişahların dindarlıkları için bir ölçü teşkil edemez. Onlar tamamen kendilerine şer-i şerîfin tanıdığı ruhsattan istifade edip, ülkenin birliğini, milletin dirliğini düşünerek hacca gitmemiştir. Mükellef olanları, yerlerine bedel göndermiştir. Nitekim Sultan II. Murad’ın günümüze intikal eden vasıyetinde, hacca bir bedel gönderilmesi hususu görülmektedir. Sultan Vahîdeddin ise tahttan indirildikten sonra hac ve ikâmet maksadıyla gittiği Hicaz’da hummaya yakalanmış ve haccı edâ edememiştir. Şehzâde Cem, sürgünde iken haccı edâ etmiş; padişah kızlarından da hacca gidenler olmuştur. Hac farîzası mühimsenmiyor olsaydı, bunlar da gitmezdi.
AYAKLARI YANMASIN
Osmanlı padişahlarının Mekke ve Medine'ye hizmetleri dillere destan olmuştur. Mesela selden yıkılan Kâbe-i Muazzama'nın bugünkü binasını Sultan IV. Murad inşa ettirdi. Medine'de gölgesinde Hazret-i Peygamber'in medfun bulunduğu Kubbe'yi Hadrâ'yı Sultan II. Mahmud; Mescid-i Nebevî'yi de oğlu Sultan Abdülmecid yaptırdı. Her iki mescidin tefrişatı, tamiratı, minareleri, aydınlatılması hususunda da çok hizmetleri olmuştur. Hacıların bedava kalacakları yerler inşa ettirmiş; su yolları yaptırmışlardır. Sahabe kabirlerine zarif türbeler kondurmuşlardır. Bu mukaddes mekânlara kıymetli sanat eseri yadigarlar, Mekke ve Medine ileri gelenlerine hediyeler ve belde fakirlerine sadakalar götürmek üzere her sene Surre Alayları göndermişlerdir. Sultan Mecid, tavaf eden hacıların ayakları sıcaktan yanmasın diye, Kâbe'nin zeminine kâşî tuğlalar döşetmiş; üstelik tevazuundan hacıların ayakları altında kalacak şekilde her birinin altına da ismini yazdırtmıştı. Ölüm döşeğinde iken Medine'den gelen mektubu zorla ayağa kalkarak dinlediği meşhurdur. Bu gibi misaller saymakla bitmez.